Phases of Thought

Phases of Thought
Phases of Thought

6 Ocak 2011 Perşembe

Bayanlar Askere....

Geçen gördüm otobüste seni. Her zaman ki gibi metrobüsün en arka kapısındaki karşılıklı dörtlü koltuğun yola doğru kısmında cam kenarına oturmuştun. Makyajın her zaman ki gibi gene biraz aşırıya kaçmıştı. Otobüsteki her erkek dönüp bir kez bakıyordu, tabii ben de… Kimseye yüz vermiyordun. Klasın sarsılırdı yoksa. Ama biliyor musun? Herkes mastürbasyon malzemesi olarak bakarken sana, ben biraz tiksintiyle bakıyorum. Her daim yükseklerde olan burnunu alıp sürtesim geliyor yere.

25 yaşlarındasın. Nedir bu afra tafran? Sadece güzelsin veya kadınsın diye peşinde mi koşmam gerek. Nedir üstünlüğün benden? Üstün olabileceğini mi düşünüyorsun hem cinslerinden? Kadınlığını mı öne çıkardığını sanıyorsun? Tamamıyla aptalca. Küçük bir kız çocuğundan farkın yok senin. Birilerini beğendirme çabası uğranı boyalı palyaçolara benzemekle kadın olduğunu mu sanıyorsun? Veya havalı topuklularınla. Giydiğin elbise mi seni daha olgun gösteriyor. Kendini kandırıyorsun.

Burada sana bir önerim var. Seni de askere gönderelim. Değersizliğini vuralım yüzüne. Elbiselerin olmadan, makyaj çantan olmadan, pahalı süslerin olmadan da kadın hissedebilecek misin kendini? Verilen en saçma emirleri bile uygulamadığın zaman ceza yiyiverince bakalım üstün insan gibi hissedebilecek misin kendini? Kadınlığın bir zara, elbiselere, makyajlara, paraya bağlı olmadığını, tamamen davranış bütünlüğüyle ilgili olabileceğini anlayabilecek misin acaba? Kast sistemi kurmadan da insanlara yaklaşılabileceğini gösterelim sana. Görmezden geldiğin çevreyi gösterelim sana. İnsanların hepsine muhtaç olduğun kavrayabilecek misin? Veya yaşadığın hayatın kıymetini kibirle değil de anlayışla arttırabileceğini görebilecek misin?

Durağa da geldim şimdi. Bakıyorum yüzüne de, pek ihtimal vermiyorum. Soğuk bakan gözlerinde artık bir istek okunmuyor. Böyle gelmiş böyle gider diyor gibisin. Değiş artık. Biraz olumlu, biraz anlayışlı ol. Kadınlığını sergile biraz. Çocuk ruhunu kaybetme ama…

4 Ocak 2011 Salı

2011'de IMKB

Borsada Kasım sonu 72000'lerden başlayan düşüşle Ulusal 100 endeksi 2009 sonundan gelen trend desteği olan 62000'e kadar çekilmişti. Bu düşüşte yabancı satışı etkili olmuş, bu satış yıl sonu hesapların kapatılması olarak yorumlanmıştı (bknz, haftalık imkb grafiği).


Satış 3 hafta önce kesildi ve tepki yükselişi başladı, endeks bugün de %2,4 artarak 67600'lere kadar geldi. Yükselişte muhtemelen yeni yılda tekrar alıma geçen yabancı alışları etkili oldu.

İyi senaryoda: ~68500'lerde geçilirse Ocak ayında yeni zirve gelebilir. Bunu yıl sonu büyüme rakamının iyi gelmesiyle ve ülke notunun yatırım yapılabilir seviyeye çıkartılmasıyla destekleyebilirler. Daha sonra yaşanacak düzeltme ardından seçimlere doğru tekrar yükseliş başlayabilir.

Kötü senaryoda: Yabancılar daha satacaz derse, endeks daha fazla yükselemeden 68 binlerden tekrar satış yiyerek 60 binlere kadar çekilir, panik havası yaratılır. Daha sonra "aniden" gelen haberlerle tekrar yukarı alırlar. 60 bin - 55 bin altı pek olası gözükmüyor.

Hisse olarak ekgyo'ya dikkat derim. Bugün yüksek hacimle %5,5 artan hisseye yüksek yabancı ilgisi var. Bu sene halka arz olan hisseye toki (hükümet) prestij gözüyle bakıyor, muhtemelen yatırımcıyı kaçırmamak için bu sene temettü de verecek. Yaza kadar 3'leri görmesi pek muhtemel.

Yeni yılda yatırımcılara sağlıklı ve bol paralı bir yıl dilerim. Manevi hayatta ise yönünüzü kaybettiğinizde blog'umuzdaki diğer yazılar size yol gösterecek, tünelin ucundaki ışık olacaktır.

Saygılarımla.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Vuruşa Gel

Bastırılmış cinsellik insanların hayatında akla gelmeyen şekillerde davranışsal bozukluklar olarak gün yüzüne çıkar. Su dolu bir balonun sıktırılınca kenarlarından pörtlemesi misali, temel yapıyı bozucu etkileri olur. Bunun en bilinen ve tiksindirici örneği ise tecavüzdür. Ama burada dikkatten kaçan şey tecavüzün cinsel bir eylem değil, şiddet eylemi olduğudur. Bastırılan cinsel duygular hayvani bir şekilde gün yüzüne çıkar ve karşı cinsi parçalama amacıyla saldırıya dönüşür.

Toplumumuzda cinsellikle ilgili her gündem sarsıcı olay bastırılmış cinsellik başlığı altında medya tarafından günlerce işlenir. Son olarak Elif Şafak Urucu’nun başrol oynadığı sanatsal içerikli ve not odaklı porno film sonrasında medyamızda genel bir hareketlenme oldu. Bu konunun popülaritesi akşam haberleri sonrasında artacak ve tahmini olarak bir kaç hafta konunun uzmanları tarafından tartışılacak. Bazı cıvık medya fareleri ise işin içine Şahin K.’yı da katarak işin suyunu çıkaracaklar.

Bu işin mimarlarının amacı belki sadece biraz yaratıcı olmaktı, belki sadece dersi geçmekti. Zaten projenin D notuyla geçtiği söyleniyor(D olsun bizim olsun). Belki bilerek belki bilmeyerek ülkedeki bastırılmış cinsellik insanlarımızda başka bir reaksiyon gösterdi. Hadi tecavüzü biliyoruz, anlayamıyoruz ama biliyoruz. Cinsel açlığın çeneye vurmasına zaten aşinayız. Bu sefer bambaşka birşey oldu. Bu sefer insanlar düşünüyorlar. Tabu olan pornoyu sadece taşak muhabbeti yapılan ülkenin en ciddi kanalında bile Şahin K. kadar yansıyan porno, şimdi akademik düzeyde tartışılacak. Umarsızca internetten indirilen, Liseli Serap’ın espiri konusu olduğu ülkemde porno şimdi öğretim görevlilerinin önünde. Vatandaştan sinirlenen var. İşin içine ana bacı katan var. Düne kadar "Jenna Jameson ohhhşşşşşş" diye ağzının suyunu akıtanlar, Elif Şafak Urucu için “dikkat etsin ama o kız” diye yorum getiriyor.

Hem benim anlamadığım başka bir nokta daha var bu konuda. Şükran Moral, canlı olarak lezbiyen bir performans sundu Moral Activities adında. O zaman bu kadar gündeme yaratmamıştı. Sanırım ülkemizde girl to girl action daha o kadar popüler değil.

2 Ocak 2011 Pazar

Kilink Yusuf


Yıllardır Marmara Adası’nın Çınarlı Köyü aile tatillerimizin sahil köyü kontenjanından vazgeçilmez adresidir. İstanbul’a yakın olmasına karşın yıllardır teknolojiye direnen bakir yapısı arada artan kat sayıları ile beton binalarla biraz zedelense de köy ahalisinin her yaz birbirlerini ve yazlıkçı dostlarını “nerelerde kaldın ya hu” diye soran gözlerle araması sıcaklığın kaybolmasına fırsat vermemektedir.

Köy ahalisi bazen yabanidir. Özellikle köy çocukları ile her yaz İstanbul’dan gelen kentli ailelerin çocukları arasındaki farklılıklardan dolayı çekişmeler olur; öte yandan denizde yüzüp ağaçlar altında yapılan maçlarda aralarında çok da fark olmadığı da anlaşılır. Özgüveni, kentli veletlerden kat be kat yüksek insanlar olacaklardır. Kavruk tenlerinin altında hayatı içlerinde sindirmiş daha çok sahip olmakla değil daha geniş bir gönül gözüyle hayatı izleyen rutin hayatlarında eskimeyen yüzlerin sahipleridir. Köyün büyükleri de onlardan çok farklı değildir. Hayattan alacaklı olmayan, talepkar olmayan insanlardır. Tek farkları, yazın onların misafirleri olarak karşıladıkları kent göçebelerine karşı ufaklıklarından daha önyargısız yaklaşmalarıdır. Genellikle çekişmeleri kendi içlerinde yaşarlar, misafirlerine karşı ise daima naziklerdir. Yaz kış köyde yaşayanlar olmakla birlikte hayat gailesi çerçevesinde toprağını terk edip kentte şansını deneyen bizler gibi sadece yazın köylerine uğrayanları da kalmıştır. Bugünün konusu olan Kilink Yusuf ise kapılarını dünyaya kapatan cenahtan bizlere arz-ı endam etmektedir.

Kilink Yusuf hayatı fazla ciddiye alanların nezdinde "deli" diye adlandırabileceğimiz kesimdendir. Düzenli bir işi bırak, düzenli bir hayatı bile yoktur öyle ki yemek saatleri acıkmasından ziyade yiyecek bir şey bulabilmesine odaklıdır. İyi hoş, yemekten ziyade kendisi alkolle yaşamaktadır. Her daim kafası güzeldir yani. Senin benim önemsediğimiz hiçbir şey onun için önemli değildir. Anasına kızıp eski ahşap evlerini yakmışlığı bile vardır. Dürtüleriyle yaşar statükoları yoktur. 7 yaşındakilere sevgi 70 yaşındakilere saygı göstermeye çalışmaz. 7’den 70’e herkes anlık dostlarıdır. Hele ki bir dal sigara bir bira ikram edersen can dostu olursun.

Kentli bizler hayatına girip çıkıp göz kırparken ya da köyündeki komşuları toprağını bırakıp giderken, o hep diğerlerinden, köyünün dışında olup bitenden bihaber kalmayı tercih etmiştir. Bildim bileli moda, güzel kadınlar, 3 oda 1 salon ev, kalorifer, kombi, janti bir takım elbise, faturalar, ev eşyaları hayatında ve hayallerinde yer almamıştır. Hakkını yemeyelim bir tek yazları kelini güneşten sakınan bandanasını eksik etmez ama onda da moda aramaz; güneşten rengi atmış bir t-shirt yeter de artar kafasını sarmaya.

Makaradır hayatı. Saracak birini bulur etrafında, sana sardığında meczup der geçersin, ama bir dal marlboronu kulak arkası yaptığında “vay çakal” nidası geçer içinden, küçük hesapların adamıdır vesselam. Hayatı günübirlik yaşar. Bir şişe biraya memleketi de satabilir tıpkı kızıp evini yaktığı gibi.

Kilink Yusuf sahilde: bu pozu verirken ben de yanda kumsala uzanmış dönen geyikleri kesiyordum.

Bizlerin meczup diye hakir gördüğü, sıcak yaz akşamlarının bira eşliğinde mezesi olan bu adam aslında çoğu filozofun, modern hayatın üstümüzdeki negatif etkileri hakkında ahkam kesen bizlerin yapamadığını hayat biçimi haline getirmiştir. Bizi esir alan korkularımız onun hayatında yoktur tıpkı hayallerinde olmadığı gibi. IKEA tasarımcıları gibi çakma minimalist değildir, hayat deneyimleri çerçevesinde belki hiç kimsenin olmadığı kadar kendinin de farkında olmadığı gibi minimalisttir. Makro düzeyde devleti, siyasi otoriteyi karşısına alacak kadar anarşist değildir ama doğanın ona bahşettiği kadar, ancak anasının otoritesine kızıp kendi evini yakacak kadar mikro anarşisttir. Pahalı arabalarda gezip çok kazanıp karılı kızlı alemlerde çatır çatır para ezen televizyonlarda gördüğümüz modern playboylardan değildir ama baktığında bir dal sigaraya bir şişe biraya sefa pezevenkliğinin kitabına yazdıklarını o playboylara da okutturabilecek enginliktedir.

Çoluğunu çocuğunun nafakasını bahane ederek, bilerek, isteyerek özünü, doğasını terkedenlere inat doğanın verdikleriyle yetinir. Üremek soyunu sopunu devam ettirebilmek gibi bir iddası yoktur. Olsaydı da çocuğu da küçük bir “kilink” olurdu herhalde. Oku adam ol çok para kazan demezdi takıl kafana göre derdi.

Velhasıl kelam onun bizim gibi “bağımlılıkları” yok. Onu yaşama tutunmasını sağlayan katıksız yaşama arzusudur. Tüm yapay isteklerden arınmış. İş, para, makam, refah, eş, dost, çoluk, çocuk... Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’da bahsettiği insanlarınki gibi yaşamında herhangi bir “tutamağı” yoktur. O zaman hala kendi yaşam yolunda nasıl devam ettiği benim için cevaplaması en zor sorudur. Yazın yanına gidip sorunca etrafımızdaki “normal insanlar” gibi cevap vereceğini bilsem hiç beklemem sorarım ama en fazla cevap vercem diyip bir biraya beni kafaya almasıyla kalırım, kendisine de o yakışır.

Kilink lakabı nerden geliyor derseniz zamanın önde gelen çizgi roman kahramanlarından “killing” in Türk versiyonu olan “kilink”ten almıştır, iskeletimsi fiziği insanların ona bu lakabı takmasına neden olmuştur. Bana göreyse fotoğraftaki tutumu her şeyi açıklar nitelikte, kilinki ona yakıştırmak yerine ancak yeni bir çizgi roman karakteri yusuftan ilham alabilir.

1 Ocak 2011 Cumartesi

Işık İnsanlar

Dibe batmış bir şekilde, sıkıntı içinde ıssız kaldırımlarda yürürken karşılaşırız ışık insanlarla. Tanrının ışık insanları normal insanların sıkıntılarının avuntusu olarak gönderdiğini düşünmüşümdür hep. Ama yanılmışım. Işık insanlar zayıf, içinde her daim kötülük barındıran bencil insanlardan daha sağlıklıdırlar. Bu yüzden ışık insanlar aciz zihinlerimizin acıma ve avunma malzemesi olarak kullanılmamalıdır.

Bir teorim var. Tanrı normal insanı gübahsız ve tertemiz bir şekilde yer yüzüne indirmiştir. Ceninin ergeni bebek ilk günahla karşılaşıp ağlamaya başlar. Sonrasında zaman geçtikçe ruh bedene sığmaz ve normal insan bedenini alkol, sigara ve diğer keyif verici maddelerle kirletmeye başlar. Ömrünün sonlarına doğru da edindiği bütün kibir ve kötü hayat tecrübeleriyle çürür gider.

Ancak, ışık insanlar tanrının en sevdiği, en değer verdiği kullarıdır. Onlar bütün acıları çekmiş olarak doğarlar. Büyüdükçe eksilen ve acı çeken insanın aksine onlar eksik olarak doğarlar ve bu hayatın ızdırabından uzak durarak mutlu bir şekilde yaşar ve en sonunda terk-i diyar ederler. Işık insanın hayat suyu acıdır. Baştan acıyla beslenen beden artık bütün darbelere dayanıklıdır. Onlara baktığınızda yüzlerindeki hiç eksilmeyen tebessümü görüp ışık insanlara imrenmelisiniz.

Geçenlerde bir otobüs durağından beklerken onu gördüm. O bir ışık insandı. Kalabalık trafikte kırmızı ışığı bekliyordu. Trafik ışıkta durunca da elindeki torbadan mendil satmaya çalışıyordu insanlara. Saçları kısa kesilmişti. Kızıla boyanmıştı. Yüzü nurdan bembeyaz ve tertemizdi. Normal insanları ışığıyla rahatsız etmemek için güneş gözlüğü kullanıyordu. Yanına gittim. Elindeki bütün kağıt mendilleri almak istedim. Ama, o beni reddetti. Çünkü, amacı para kazanmak değil; işlemek ve bütün insanlığı onlara hissettirmeden ışığıyla aydınlatmaktı.

Işık insanlara artık farklı gözlerle bakmalıyız. Onların aksine esas bizler acınacak haldeyiz. Her daim yalpalayarak, kanayarak ve hata yaparak ayakta kalmaya çalışıyoruz. Işık insanların aksine esas merhamete ihtiyaç duyan bizleriz. Işık insanlar gönülleri ve merhametleriyle bizleri aydınlatıp yaralarımızı dindirecekler.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Benim Nostaljim

80’lerin ortasında doğduk, 90’larda çocuktuk. Bir milenyumun bitişini gördük. İletişim Çağı’nda bulduk birden kendimizi. Geçmişe özlem duymaya başlanacak yaşlara geldik sonunda. Nostaljiyle tanıştık. Herkesin özlemi faklı tabi. Bende özlemeye başladım artık.

 Bir Demet Tiyatro’nun yayına başladığı yılları, Süper Baba’nın finalini heyecanlı heyecanlı beklediğimiz zamanları özlerim. Dizilerin hikayeleri basitti. Bölümlüktü olaylar o zaman.

Mesut Yılmaz az konuşur çok susardı. O suskunluğu özlerim. Mesut Yılmaz’ı sevmem babamdan ötürü.

Anadolu Liselerine Giriş Sınavı vardı. 8 yaşında dershane yollarında oluşumu özlerim.

Ortası delik gazetelerin zamanıydı. O boşluklarda ne olabileğini uydurduğum zamanları özlerim.

Koskaca ilde 1 tane olan internet kafeden e-mail adresi alabilmek için 1 saatimizi ayırabilirdik, bekleyebilirdik ekran başında 56k interneti. IRC, MIRC ve ICQ’yu özlerim.

Tsubasa’nın günlerce süren maçlarına okul çıkışında yetişilebilirsek şanslıydık. Annemiz babamız eve gelip ders çalış diyene kadar gerginlikle tv seyrederdik. Biraz büyüyünce de Ayça Şen telefon şakaları yapardı. Telefonları açanlar uzun uzun konuşabilirdi. Çünkü telefona cevap veren evdeydi, musaitti çoğunlukla. Ev telefonundan rahat rahat konuşabildiğim zamanları özlerim.

Arkadaşlarla dersane çıkışları buluşulurdu. Haftasonları buluşmak için okulda sözleşilirdi. Herkes tam saatinde gelirdi. Herkesin bir bekleme toleransı vardı. Benimki yarım saatti mesela, buluşma saatinden 15 dakika önce gider, en fazla 15 dakika sonrada ayrılırdım unutulduğumu kabullenmeden. Arkadaşlarımı özlerim, beni unutmayan, sadece Facebook’tan takip etmeyen.

Nostalji çekici bir kadındır. Onu tanırız, tıpkı üniversitede herkesin arzuladığı kız gibi. Kimsenin gerçekten kıza doğru bir hamle niyeti yoktur aslında. Çoğunluk sadece seyretmeyi sever. Bir kısım sadece arzulamayı sever. Geçmişi arzularız. Zamanla yaptığımız hataları yapmamışızdır çünkü geçmişin masallarında. Geçen ay daha onu kırmamışızdır. Geçen sene onu terketmemişizdir. 5 yıl önce ise onu daha tanımamışızdır bile.

Nostalji kötü kadındır, fahişedir. Şimdiki zamanın koynundaki huzursuzluğumuzu fırsat bilir. Tavlamaya çalışır bizi. Günahsızlık sunar, gününe ihanet etmeni ister. En cezbedici yanı ise asla ulaşılamayacak olmasıdır.

Nostalji annen gibidir. Bugünün seni terkettiğinde ordadır, bilirsin. Geleceğin yok zannettiğinde geçmişin ordadır hep. İhtiyacın olduğunda sana aile sıcağını sunar tekrar.

Nostalji, ihtiyacımız olduğunda şekillendirdiğimiz ilacımızdır, yuttuğumuzu hatırlayınca tesir gösteren.

Ah, Minel Aşk!

Yer sarsılıyor ve toprak birbirinden ayrışıyor. Yalnızlığa gömülmüş insan kendisine ayrılmış bir tutam kaya parçasıyla boşlukta salınıyor. Sonra, toprağını eşeleyerek taptığını sandığı başka bir toprakla birleşmeye çalışıyor soyutlanmak için yanlızlığından. Toplum hastalıklı. Son zamanlarda eli kolu bağlanmış insan adeta büyüyemiyor. Yaşlı başlı çocuklar etrafımızda kol geziyor. Kendini bile çözememiş, kendine inancı olmayan insan bir başkasında arıyor umudunu. Her birliktelik çoğaltmanın aksine gittikçe eksiltiyor insanı.

Çevremde gencecik insanlar evleniyor. Daha kendini bile tanıyamayan bu insanlar "ruh ikizleri"yle hayatlarını birleştiriyor. Gökten düşen elmaların hepsi tükendiğinde "biz birbirimizi tanıyamamışız" diyerek soylu ve mükemmel birlikteliklerini sonlandırıyorlar. Olan tabiki de ortada kalan çocuklara oluyor. Zaten ölüm döşeğindeki toplum son altın vuruşunu kendi kendine yapıyor. Bütün bunlar yetmezmiş gibi topraklarından lanetlenen proje insanlar çevrelerindeki iyi insanlara zehirlerini akıtmaya çalışıyor. Büyük yıkım başlıyor.

İstatistiği severim ama midemi bulandıranlarla pek ilgilenmem. Ancak, evliliklerin yüzde kaçının temel ihtiyaçları gidermek üzerine kurulduğunu az çok tahmin edebiliriz. Bütüne yakın bu oran artık geçerliliğini yitiriyor. Zira, modernite insanı yalnızlaştırıp tektipleştiriyor. Belki de bunun tek olumlu tarafı evlilik üzerine. Kimsenin yemeğimizi yapmasına muhtaç değiliz. Artık internet sayesinde annelerimizden daha güzel pilavlar yapıyoruz. Yüz yılın icadı mikro dalga fırınlarımız var. Önümüze sıcak yemeği onlar koyuyor. Çamaşırlarımızı köyümüzün deresinde değil çamaşır makinelerinde yıkıyoruz. Hepimiz bulaşık makinesine tapıyoruz. Gün aşırı düğmesine basıp ibadetimizi gerçekleştiriyoruz. En önemlisi de artık küçük evliliklerimizi temizlikçi kadınlarla yapıyoruz. Sabah aşkımızı temizlik malzemeleriyle içeri alıyor; hiç dırdırını çekmeden akşam kapı dışarı ediyoruz.

İşte size modernizmin birbirine uzak ancak birliktelik konusunda etkileşen iki ucu. Bir uçurumda ancak kırklı yaşlarında kendisini tamamlayabileceğine inanılan ham insan evlilik üzerine yaptığı hatalarla toplumu baltalıyor. Diğerinde ise edindiğimiz yenilikler artık bizi büyük hatalar yapmaktan kurtarıyor. Kendini arayan insan artık daha fazla okuyup, üretip, düşünüyor ve ayakları kendi yanlızlık kayalıklarına daha güçlü tutunuyor.

Unutmadan! Evliliklerin çoğu yasal olarak sevişebilmek için yapılıyor. Yalnızlaşan insan cinsel ihtiyaçlarını gidermekte zorlanıyor. Ancak, bu sorun için asırlık bir çözüm mevcut. Bizim tariflerimiz öyle kilo ile litre ile değil. Bardakla kaşıkla: çözüm elinize bir dirsek mesafesi kadar yakın.

Not: Yazım sitemizin isim babası yazarımız Oblomov'un doğum günü hediyesidir. Daha nice serbest düşüncelere!