Phases of Thought

Phases of Thought
Phases of Thought
fawkes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fawkes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2011 Pazartesi

Vuruşa Gel

Bastırılmış cinsellik insanların hayatında akla gelmeyen şekillerde davranışsal bozukluklar olarak gün yüzüne çıkar. Su dolu bir balonun sıktırılınca kenarlarından pörtlemesi misali, temel yapıyı bozucu etkileri olur. Bunun en bilinen ve tiksindirici örneği ise tecavüzdür. Ama burada dikkatten kaçan şey tecavüzün cinsel bir eylem değil, şiddet eylemi olduğudur. Bastırılan cinsel duygular hayvani bir şekilde gün yüzüne çıkar ve karşı cinsi parçalama amacıyla saldırıya dönüşür.

Toplumumuzda cinsellikle ilgili her gündem sarsıcı olay bastırılmış cinsellik başlığı altında medya tarafından günlerce işlenir. Son olarak Elif Şafak Urucu’nun başrol oynadığı sanatsal içerikli ve not odaklı porno film sonrasında medyamızda genel bir hareketlenme oldu. Bu konunun popülaritesi akşam haberleri sonrasında artacak ve tahmini olarak bir kaç hafta konunun uzmanları tarafından tartışılacak. Bazı cıvık medya fareleri ise işin içine Şahin K.’yı da katarak işin suyunu çıkaracaklar.

Bu işin mimarlarının amacı belki sadece biraz yaratıcı olmaktı, belki sadece dersi geçmekti. Zaten projenin D notuyla geçtiği söyleniyor(D olsun bizim olsun). Belki bilerek belki bilmeyerek ülkedeki bastırılmış cinsellik insanlarımızda başka bir reaksiyon gösterdi. Hadi tecavüzü biliyoruz, anlayamıyoruz ama biliyoruz. Cinsel açlığın çeneye vurmasına zaten aşinayız. Bu sefer bambaşka birşey oldu. Bu sefer insanlar düşünüyorlar. Tabu olan pornoyu sadece taşak muhabbeti yapılan ülkenin en ciddi kanalında bile Şahin K. kadar yansıyan porno, şimdi akademik düzeyde tartışılacak. Umarsızca internetten indirilen, Liseli Serap’ın espiri konusu olduğu ülkemde porno şimdi öğretim görevlilerinin önünde. Vatandaştan sinirlenen var. İşin içine ana bacı katan var. Düne kadar "Jenna Jameson ohhhşşşşşş" diye ağzının suyunu akıtanlar, Elif Şafak Urucu için “dikkat etsin ama o kız” diye yorum getiriyor.

Hem benim anlamadığım başka bir nokta daha var bu konuda. Şükran Moral, canlı olarak lezbiyen bir performans sundu Moral Activities adında. O zaman bu kadar gündeme yaratmamıştı. Sanırım ülkemizde girl to girl action daha o kadar popüler değil.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Benim Nostaljim

80’lerin ortasında doğduk, 90’larda çocuktuk. Bir milenyumun bitişini gördük. İletişim Çağı’nda bulduk birden kendimizi. Geçmişe özlem duymaya başlanacak yaşlara geldik sonunda. Nostaljiyle tanıştık. Herkesin özlemi faklı tabi. Bende özlemeye başladım artık.

 Bir Demet Tiyatro’nun yayına başladığı yılları, Süper Baba’nın finalini heyecanlı heyecanlı beklediğimiz zamanları özlerim. Dizilerin hikayeleri basitti. Bölümlüktü olaylar o zaman.

Mesut Yılmaz az konuşur çok susardı. O suskunluğu özlerim. Mesut Yılmaz’ı sevmem babamdan ötürü.

Anadolu Liselerine Giriş Sınavı vardı. 8 yaşında dershane yollarında oluşumu özlerim.

Ortası delik gazetelerin zamanıydı. O boşluklarda ne olabileğini uydurduğum zamanları özlerim.

Koskaca ilde 1 tane olan internet kafeden e-mail adresi alabilmek için 1 saatimizi ayırabilirdik, bekleyebilirdik ekran başında 56k interneti. IRC, MIRC ve ICQ’yu özlerim.

Tsubasa’nın günlerce süren maçlarına okul çıkışında yetişilebilirsek şanslıydık. Annemiz babamız eve gelip ders çalış diyene kadar gerginlikle tv seyrederdik. Biraz büyüyünce de Ayça Şen telefon şakaları yapardı. Telefonları açanlar uzun uzun konuşabilirdi. Çünkü telefona cevap veren evdeydi, musaitti çoğunlukla. Ev telefonundan rahat rahat konuşabildiğim zamanları özlerim.

Arkadaşlarla dersane çıkışları buluşulurdu. Haftasonları buluşmak için okulda sözleşilirdi. Herkes tam saatinde gelirdi. Herkesin bir bekleme toleransı vardı. Benimki yarım saatti mesela, buluşma saatinden 15 dakika önce gider, en fazla 15 dakika sonrada ayrılırdım unutulduğumu kabullenmeden. Arkadaşlarımı özlerim, beni unutmayan, sadece Facebook’tan takip etmeyen.

Nostalji çekici bir kadındır. Onu tanırız, tıpkı üniversitede herkesin arzuladığı kız gibi. Kimsenin gerçekten kıza doğru bir hamle niyeti yoktur aslında. Çoğunluk sadece seyretmeyi sever. Bir kısım sadece arzulamayı sever. Geçmişi arzularız. Zamanla yaptığımız hataları yapmamışızdır çünkü geçmişin masallarında. Geçen ay daha onu kırmamışızdır. Geçen sene onu terketmemişizdir. 5 yıl önce ise onu daha tanımamışızdır bile.

Nostalji kötü kadındır, fahişedir. Şimdiki zamanın koynundaki huzursuzluğumuzu fırsat bilir. Tavlamaya çalışır bizi. Günahsızlık sunar, gününe ihanet etmeni ister. En cezbedici yanı ise asla ulaşılamayacak olmasıdır.

Nostalji annen gibidir. Bugünün seni terkettiğinde ordadır, bilirsin. Geleceğin yok zannettiğinde geçmişin ordadır hep. İhtiyacın olduğunda sana aile sıcağını sunar tekrar.

Nostalji, ihtiyacımız olduğunda şekillendirdiğimiz ilacımızdır, yuttuğumuzu hatırlayınca tesir gösteren.

15 Aralık 2010 Çarşamba

Öğrenim Kredisi Geri Ödemesi Düzenlemesi

Geri ödemeye başlayanların aldığına pişman olduğu öğrenim kredisine Kredi Yurtlar Kurumu’nun yapısıyla birlikte düzenleme getirildi. 25.11.2010 tarihinde TBMM’de kabul edilen ve 10.12.2010 tairihinde yayımlanan 6082 sayılı kanunun 8. maddesi ilk fıkrasıyla, öğrenim kredisinin geri ödemesi ile ilgili olan 351 sayılı kanun 16. maddesinin 8. Fıkrasına şöyle bir ekleme yapılmıştır:

“Öğrenci, borcunu öğrenim gördüğü öğretim kurumunun normal öğrenim süresinin bitiminden itibaren iki yıl (öğrencinin lisansüstü eğitim yapması halinde dört yıl) sonra başlamak üzere, kredi aldığı kadar sürede ve aylık dönemler halinde Kuruma ödemek zorundadır.”

Yani 4 yıl boyunca öğrenim kredisi kullanan öğrenci borcunu 4 yılda, her ay eşit taksitlerle ödeyebilecektir. Bu madde öğrenim kredisini almakta ve alacak olanları ilgilendirmekle birlikte benim gibi ödemesi başlayanlar için geçici madde ile farklı bir düzenleme yapılmıştır. 351 sayılı kanuna eklenen 6 nolu geçici madde şu şekildedir:

“GEÇİCİ MADDE 6 – Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte kredi almakta olanlar ile kredi borcunu ödeme zamanı henüz başlamamış olanlar, bu borçlarını kredi aldıkları sürede, kredi ödeme zamanı başlayıp borç taksitlerini aksatmadan düzenli olarak ödemekte olanlar ise bakiye borçlarını kalan taksit süresinin iki katı sürede öderler.”


Konulan geçici madde ile okulu bitipte ödemesi başlamayanlar, ödemesi başlayıp düzenli ödeyenler kalan borçlarını belirtilen sürenin 2 katı zamanında ödeyecekler. Örnek olarak 9 ay içerisinde 3 taksit ödeme yapan ve 21 aylık süre içerisinde 7 kere taksit ödemesi yapacak olanlar kalan taksitlerinin yarısı miktarında 14 taksitte 42 aylık sürede ödeyecekler. Bu belirttiğim 42 aylık süre 39 olur, 45 olur, o kısmını bilemem. Ama kesin olan 3 ayda bir 902 liralık ödemesi olanların artık 3 ayda bir 450 lira yatıracak olmasıdır. 351 sayılı kanunun 16 maddesindeki düzenlemede yeni kredi alan borçluların borçlarını her ay eşit taksitte yatıracakları belirtilmiş, ama ödemesi başlayıpta önceki planlarda 3 ayda bir ödeme yapanların yeni düzenlemeyle birlikte her ay ödeme yapıp yapmayacakları belirtilmemiş.

Bu düzenlemenin ne zaman yürürlüğe gireceğiyle ilgili geçici madde şu şekildedir:

“MADDE 21 – Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.”

Bununla ilgili Kredi Yurtlar Kurumu’ndan telefonla edindiğim bilgiye göre yakın zaman içerisinde web sitesinden bir duyuru yayınlanacakmış. Duyuru yayınlanana kadar ödeme süresi 31.12.2010 tarihinde dolan taksitlerin, ileride herhangi bir sorunla karşılaşılmaması için, zamanında yatırılmasını tavsiye ediyorum.


Not: Yukarıda yer alan açıklama hakkında herhangi bir yasal sorumluluk kabul edilmemektedir. Yazılanlar tavsiye niteliğindedir, tamamı kişisel görüş ve yorumdur.

14 Aralık 2010 Salı

Seksi Fotoğrafları için Tıklayınız!

2010 yılı Aralık ayının ilk haftaları, Wikileaks örgütlenmesinin web üzerinden Amerika Birleşik Devletleri’nin büyükelçilerinin görev yaptıkları ülkelerdeki gözlem ve bilgi toplama faaliyetlerini içeren “cable”ları yayınlamasıyla tarihteki yerini aldı. Yayınlanan belgelerin genelinde dikkat çeken detaylar, diplomatik yazışmalardaki hayran olunası ağır ve diplomatik İngilizce(bu en çok benim dikkatimi çekti o yüzden başa yazdım.), ülkeler içindeki siyasi havanın örneklerle gayet net bir şekilde anlatılması, son olarak da diplomatların dedikodu düzeyindeki ithamları ve kişisel yorumları. Ama burda benim dikkat çekmek istediğim konu Wikileaks’in “cable”larından uzun uzadıya bahsetmek değil. Zaten bu dokümanlar senelerce tartışılacak, siyasi üslup ve bilgi aktarımı konusunda ders olarak işlenecek.

Wikileaks sızdırmasından sonra daha da gözüme batan olay ise Türk Basını ve Okuru. Türk Basını bu konuda çok sessiz kaldı diyemem ama her zamanki gibi işin magazin tarafına daha çok ilgi gösterdi. Azerbaycan ile ince bir çizgi üzerinde ilerleyen ilişkilerimizi daha sarsacak olan Aliyev’in sözlerini ilk satırlardan verdiler önce. Sonra yıllardır her zaman tutan formüle geçtiler: Başbakanın İsviçre Bankaları’ndaki hesapları. Eski İçişleri Bakanı’nın mafya babası oğlundan, aynı bakanın sübyancılık ile itham edilmesinden çok bahsetmediler. Kaddafi’nin Ukraynalı hemşiresini, Azerbaycan’ın first lady’sinin estetik operasyonlarını, Nijerya hükümetini elinde tutan petrol şirketlerinden daha fazla duyduk. Türk Basını her zamanki gibi iktardaki güç belgeleri yalanladığı zaman üzerine gitmedi. Onun yerine moda olsun, reklam gelirleri artsın diye açtıkları web sitelerinden “Seksi Resimleri için Tıklayınız!” demeye devam ettiler. Ciddiyeti olmayan, sorgulamayan, ilkokul çocuğuna anlatırcasına resimli, wikipedia’dan aşırılmış açıklamalarla dolu haberlerine devam ettiler. Wikileaks sağlam sızdırdı, sızdırmaya da devam ediyor. Ama bizim medyamız çoktan unuttu Wikileaks’i. Yumurta haberlerine geçtiler. Yumurta haberi derken öğrencilerin protestolarından bahsetmiyorum. Öğrencilerin protestolarında kullandıkları yumurtadan bahsediyorum. Basınımız yumurtanın faydalarından, milli geliri artan toplumumun aylık ne kadar fazla yumurta alabileceğinden bahseder oldu. İktidarın parmağıyla gösterdiğinin resmini çekmeye devam ediyorlar.

Türk okuruysa bu noktada ikiye ayrıldı. İkiye ayrıldı ama tam ortadan değil. Gayet de azınlıkta olduğunu sonradan farkettiğimiz grup harıl harıl sağdan soldan “cable”lara ve haberlere ulaşıp başkalarına iletmeye çalışıyorken büyük bir çoğunluk ise alışık olduğu üzere seksi resimlere tıklamaktaydı. İlk gün çevremdeki bir kaç insanla birlikte ben de açıklanan belgeleri ve dijital çağın kahramanı ilan edilen Julian Assange’ı ilgiyle takip ediyordum. Ülkemle ilgili “cable”lar açıklanmaya başladığında okuduklarımla artan sinirim, lanet okumalarla artıyordu.Kafamda akşam eve gidince Wikilekas’ten sızan belgelerle ilgili soruların yöneltildiği bakanların hızla arabalarına ilerleyeceğini yorum yok diye artizlik yapacaklarını canlandırıyordum. Başbakanın sinirden kızarıp “yalan yalan Ergenekoncuların işi bu!...” diye kendini kaybetmesini umuyordum. Ama noldu basın toplantısı sırasında gayet sakin bir şekilde iletti basın sorusunu, Başbakan:”Hepsi açıklansın bakarız.” Dedi. Bakanın birisi “Yalan dolan iftira bunlar” dedi. Çok emin değilim ama sanırım aradan biri “Ergenekon, İsrail, komplo” kelimelerini içeren saçma cümleler kurdu. Vatandaşın biri de Wikileaks’in Fenerbahçe için çok önemli bir transfer olduğunu uzun uzun anlattı.

Wikileaks bir noktada dünya devletlerine ayna oldu. Oldukları gibi gösterdi liderleri kendilerine. Kapılar arkasında tahmin edilenleri kapının önünde sergiledi. Ama bizde oluşan hissiyat: “Bu muydu? Ben biliyodum bunu yaaa!”dan öteye geçmedi. Türk Basını Julian Assange için tecavüz davası açan bayanların seksi fotoğraflarına ulaşarak dünya medyasına da çok anlamlı bir ders verdi. Ama bunlar içinde beni en çok kaygılandırıp aynı anda da güldürerek acayip duygu formlarını bir arada yaşatan Star Tv’nin röportajıydı.

Şu sıralarda Wikileaks ve bu olayların yüzü olan kişi Julian Assange aleyhinde dünya üzerinde yıpratma kampanyası sürüyor. 2011 yılında çok büyük bir Amerikan Bankası hakkında belgeler açıklayacağını duyuran Wikileaks’e her taraftan darbeler inmeye devam ediyor. Paypal, Mastercard, Visa, Everydns, Amazon.com, Post Bank ve son olarak mirror adreslerini sayfalarından kaldıran Wikipedia baskılara dayanamayıp Wikileaks’le yaptıkları işleri durduranlar.

Ama olsun biz yine de seksi resimleri için tıklayalım.

Çok Sosyal Ağlar

Sosyal ağ denilince aklımıza ilk olarak Facebook gelir, ardından daha “cool” kesim Twitter’ı düşünür. İşi biraz daha bilen Youtube der, Stumbleupon der, örnekleri de Facebook öncesinde ve sonrasında sayılamayacak kadar çoktur.

Sosyal ağlar her türlü paylaşımı mümkün kılan şeylerdir aslında. Twitter anlık düşüncelerimizi, Youtube sevdiğimiz ya da kendimize ait videoları, Stumbleupon sevdiğimiz ya da yararlı olan siteleri paylaşmamızı sağlar. Facebook ise her şeyi paylaşmamızı sağlar, öne çıkmasını sağlayan etkeni budur. Yonja gibi çöpçatanlık siteleriyle, forumlarla temelleri atılmıştır Facebook’un. Sonunda da Mark abimizin abazanlık canına tak edince Amerikan üniversitelerinde patlamıştır.

Ne kadar da asil duyguların sitesidir Facebook. Neleri paylaşırız Facebook’ta? Her gün yan yana çalıştığımız insanlara göstermediğimiz, belki de normal şartlar altında bazı insanların görmesinden hoşlanmayacağımız resimlerimizi sadece adımızı bilen arkadaşlarımızın arkadaşlarına kadar gösteririz. Akrabamızın düğününde alkolden coşan kuzenimizin videosunu ona sormadan yükler herkes görsün diye “tag”ler herkes izlesin, merak etsin diye de “çok süper vidyo izlemeyen bin pişman, kuzi coşmuşsun walla haqsjhdhaad” şeklinde yorumlar yazarız.

Sadece resim video paylaşmakla olmaz tabi, dostlar “face”te görsün diye muhtemelen başka arkadaşların paylaştığı köşe yazılarını sanki ilk biz okumuşuz gibi, “çok kültürlüyüm ben, aykırıyım ben” demek istercesine yapıştırırız profilimize. Amaçsızca, kıyıdan köşeden muhtemelen ekşisözlük’ten apardığımız fıkraları gösteririz tüm can dostlarımıza.

Aslında tüm paylaşımlar başlamadan önce Facebook’un asıl amacına farketmeden hizmet etmemiz gerekir. Kendimiz hakkında kişisel bilgilerimizi açık etmemiz gerekir. Facebook merak eder. Kaç yaşındasın? Nerede çalışıyorsun? Hangi okulda okudun? Ne zaman mezun olacaksın?.... şeklinde uzayıp giden sorularla müşteri olarak profilimizi hazırlar. Aslında biz Facebook kullansın diye vermeyiz bu bilgileri, amaç; eşin dostun, yıllardır görmediğimiz ilkokul arkadaşlarımızın Avrupa’nın en güzel şehrinde yaşadığımızı bilmesidir. Herkes iş ararken en güzel işlerden birinde, patron havasında parlak bir geleceğimiz olduğunu milletin görmesidir. Unutmadan doğum günümüzü de yazalım ki tam olsun, sonra kimse hatırlamazsa naparız di mi?
Facebook; ülkemiz gençleri için kesinlikle yapılmış en mükemmel icat. Avrupa Birliği vatandaşları kadar kullandığımız, dünya da kullanıcı aktivitesi sıralamasında ilk 5’te olduğumuz çılgınlık.

Facebook bağlantı haritası tam olarak ne kadar aktif olduğumuzu gösteriyor:



Neyse “@lunch” yazayım da “status”uma şefim öğle yemeğine gittiğimi anlasın, son attığı e-mail’la şimdi uğraşamıcam...




5 Kasım 2010 Cuma

5 Kasım

Devletlerin birbirini ezmeye çalıştıkları, ikinci dünya savaşında güçleri tükendiği için birbirlerinden hırslarını alamadıkları bir dünyada, kişisel özgürlüklerin ve fikirlerin tamamen kontrol altında tutulması gerektiğini savunan devlet anlayışıyla yoğrulan 80’lerde, Alan Moore ve David Lloyd anarşizme farklı bir bakış açısıyla yaklaşarak V for Vendetta’yı yarattı. 80’li yıllardan 1998 İngiltere’sine daha yıllarca soğuk savaş baskısı altında olacaklarına inanarak baktılar. Kafalarında canlandırdıkları dünyada hükümetler vatandaş devlet için vardır anlayışıyla, farklı fikirlerin yer almasına tahammül edemeyen bir yönetimle insanları ezmekteydi. Alan Moore’un yarattığı yakın gelecek İngiltere’sinde bu baskı toplumunda neler vardı başka? Toplumun koyun sürüsü gibi hareket etmesini sağlayan bu kontrolü belirli bir üst grubun eline veren neydi peki?

Korkunun Gücü...

V for Vendetta’nın vuruculuğundaki en büyük etkenler yansıttığı dünyadaki iyi olarak algıladığımızın savaştığı karşıt gücün kötülüğü ve bu kötülüğün akıl almaz gücüydü. Kötü neden kötüydü ve kime göre kötüydü? Sorunun cevabı basitti toplum aslında bir kötü görmüyordu. Toplum için bir kötülük yapanda yoktu o zaman. Çünkü toplum kendi elleriyle yaratmıştı bu imparatorluğu, kendi gücünü, tüm iradesini “büyük bir çoğunlukla” kendisi vermişti bir grup aristokrata. Toplum üst üste gelen felaketlerden bıkmış, bunalmış ve en temel iç güdüsüne, neslini devam ettirme güdüsüne yenilmişti. Salgınlar okullarında vurmuştu en savunmasız olanları. Ölüm sadece işten evine gitmek isteyenleri bulmuştu. Toplumda başlayan ölüm korkusu ve güven duygusuna olan hasret kendi özgürlüklerini teslim etmelerini sağlamıştı. Korkan insanlar kendiliğinden teslim etmişlerdi özgürlüklerini. O yüzden bir kötü yoktu, kötü olduğunu kabul etmek olanlardan kendini sorumlu tutmak demekti.

Sadece gözü kapalı olmayana, sorana, düşünene ve sesini çıkarana vardı kötü. Özgürlüklerini geri isteyen farklı düşünenlerin tepesindeydi devlet. Yasaklı kitaplara sahip olan, devletin dinine inanmayan, devletine itiat etmeyen devletin düşmanıydı. Devletin ise gücünün bir sınırı yoktu. Tüm iletişim ve haberleşme devletin elindeydi. Medyada tek bir doğru vardı. O da en tepede yer alan neye doğru diyorsa oydu. Belirli bir saaten sonra dışarı çıkmak yasaktı çoğu gece. Zaten üretime katkısı olması gereken sabah işine gidip bir tutam “elitin” elinde bulunan ekonomide normal vatandaşın ne işi vardı geç saatlerde dışarda. Gece belirli bir saatten sonra insanlar için televizyonda yoktu. Çünkü televizyon cinselliği de öldürürdü. Sabah işine gidip üretime katkıda bulunacak vatandaş gece de erken yatarak toplumun geleceği için çocuk yapmalıydı(3 tane). Evde de eleştirilemiyordu devlet zira heryer özel oluşturulan sistemlerle dinleniyordu. Tanrının Babil kulesinde yaptığına benzer bir uygulamaydı aslında. Tanrı Babil Kulesi’nin kendine yaklaştığını görünce kuleyi yapmaya çalışanların her birinin konuştuğu dili değiştirmişti. Dik kafalı kulları anlaşamamışlardı ve devam edememişlerdi inşaata. Burda yapılan ise çok benzerdi. Aynı fikirden olanlar direk olarak koparılıyorlardı bulundukları toplumdan. Çünkü aynı dili konuşmaya başlarlarsa devlet ne olacağını çok iyi biliyordu.

Uyanış ve İntikam...

İşte böyle bir dünyada birinin çıkıpta parmağını uzatması ve “Bunlar kötü adamlar” diye bağırması yetmiyordu. Çünkü insanlar, normal insanlar parmağını uzatıp bağıranları düşman diye biliyordu. O yüzden kahramanımızın bir ekibi, onu destekleyen kimsesi olamazdı. Toplumdan ayrılmış çatlak verme ihtimali olan bir grupla başarıya ulaşamazdı, kötüyü yenemezdi. Sistem varolduğu sürece sistemin içinde yeralan herkes onunda düşmanıydı. Ama saldırması gereken düşmanı iyi seçmeliydi ve “doğru bir dille” bunu anlatmalıydı. Gözleri kör olan adalete saldırdı önce. Sonrasında ise tek bir duyuru yaptı. Şanslıysa ilk seferde birkaç kişinin gözü açılacaktı. Sonra yavaş yavaş tüm topluma ulaşacak ve toplumun kendi elleriyle yarattığı canavarları alt edecekti.

5 Kasım 1605...

Alan Moore bu hikayeyi yazarken ilham aldığı yada başlangıç olarak kabul ettiği olay “Gun Powder Treason Plot” olarak geçen Guy Fawkes ve arkadaşı Robert Catesby’nin önderlik ettiği bir suikast girişimidir. 1593’te 23 yaşında Katolik olmayı seçerek İspanyol ordusuna katılan Guy Fawkes, 1604’te İngiltere’ye döndüğünde Protestan olan Kral I. James ve kraliyet ailesinin elit bir aristokrat kesimle birlikte toplumu ezdiklerini görmüş ve arkadaşlarıyla birlikte her sene ekim veya kasım ayında yapılan aristokrasi toplantılarında Parlamento Binasını barut dolu fıçılarla havaya uçurmaya çalışmıştır. Parlamento’da kiraladıkları mahsende barut fıçılarının nöbetini tutan Fawkes kendi grubundan bir arkadaşının parlamentoda çalışan tanıdığına 5 Kasım günü parlamentoya gelmemesini mektupla bildirince kıskıvrak yakalanmıştır. İşkence edilerek suç ortaklarının isimlerini söylemeye zorlanan Guy Fawkes 31 Ocak 1606’da halk önünde asılarak idam edilmiştir. Hersene 5 kasımda İngiltere’de Bonfire Night olarak parlamentonun patlatılamaması kutlanmaktadır. Guy Fawkes ve arkadaşlarının göstedikleri bu cesaret dolu davranış her ne kadar dini unsurlar içersede demokrasi için önemli bir başlangıçtır.

kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Guy_Fawkes

Özgürlüğün Ülkesi...

Her ne kadar 5 Kasım İngilizlerin eğlenerek kutladığı bir gece olsa da bizler 5 Kasım’ın neler dediğini, Alan Moore’un gördüğü karanlık düşün gerçekleşip gerçekleşmediğini sorgulamalıyız. Üzerimizde oluşan ve sırtımızda yükselen korku imparatorluğu “çoğunluğumuzun” kendi eliyle oluşturduğunu farketmeliyiz. Sesini yükselten apar topar alınıyor evinden, farklı olanların ses kayıtları çıkıyor bir yerlerden, internette eleştiri yapanların memuriyetleri yanıyor çıra gibi. Farklı olunmaya izin verilmiyor.

“Remember, remember the Fifth of November,

The Gunpowder Treason and Plot,

I know of no reason

Why the Gunpowder Treason

Should ever be forgot.”

“Hatırla, hatırla

5 kasım gecesini hatırla

Patlamayı, ihaneti ve komployu

Bu ihaneti unutmak için hiçbir sebep göremiyorum “