Phases of Thought

Phases of Thought
Phases of Thought
Oblomov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oblomov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2011 Çarşamba

Ah

Ah, tanımasam da
Konuşamasam da
Gülerek bakarken bana
Sahilden adaları izler gibi
Susup konuşmadan
Sıkılıp usanmadan izlesem seni
Güneşli havaların denizi parlattığı gibi
Nur cemalin gönlümü aydınlatsa
Sevmek ibadet olsa gerek seni
Adı tapılacak kadar güzel olan kadın

12 Aralık 2011 Pazartesi

Amor Fati

Gidesim geliyor
Öyle çok uzak mesafelere değil
Kendimden uzaklaşsam yeter
Mesela evimden çıkıp tanıdığım sokaklarda
Kendimi bilmeden bir yabancı gibi yürümek
Ağzımda sigaram, başım düşüncelerden duman
Kalbimse batık bir gemi misali ağır, yoğun
En koyu maviliklerde kurtarılmayı beklercesine

Gidesim geliyor
Nereye varacağımı bilmeksizin
Sonunu  bildiğim yollarda
Her defasında kaybolma
Ya da tanımadığım yerlere varma ümidiyle

Gitmek de çare değil
Bildiğim yollardan bilmediğim yerlere
Zamanı unutsam da
Aynaları kırsam da
Lal misali susup sesim çıkmasa da
Kör olup bu gözlerle görmesem de
Biliyorum ki içimdekiler benimle beraber
N'aparsam yapayım
Nereye gidersem gideyim
O bırakıp gitmeyecek
Beni “ben” edecek içimde tüm sessizliğiyle

9 Ekim 2011 Pazar

P.O.V

Köşeye sıkışmış hissettiğim anlardan birindeyim. Cipralex 10 mg da olmasa zihnim pili biten kumanda gibi tutukluk yapacak, sinyaller kesikli gelip gidiyor. Değişik anlarda yazmak üzere tuttuğum notlardan birine sığınma ihtiyacı duydum. Zihni mastürbasyona ihtiyacım var kısacası. Yağmur da başlamış dışarıda. Tam da benim havalarım. Uzun zaman sonra silkelenelim, pasımızı atalım.

Yaşam algımız ve yaşama bakış açımız, bunlardan mütevellit şekillenen hayatımız temel olarak aile (kendilerine benzer bireyler yetiştirmekle yükümlü en küçük insani birim), eğitim (aslında okul adı altındaki resmi beyin yıkama merkezleri) ve sosyal çevre (kendinden başkasını ötekileştiren faşizan toplama kampları) üçgeninde yapılanmaktadır. Felsefi açıdan insan zihni deneyciler tarafından "tabula rasa" olarak boş bir levha gibi nitelendirilmekle birlikte, bu boş levha bu üçgende levhanın esas sahibine telif hakkı ödenmeden yaz boz tahtasına dönüştürülür. Bireyin, zihninin üzerinde kalan boşlukları doldurmak için çok ufak bir inisiyatif kullanma yetisi vardır. Bu bağlamda birey ne kadar deneyimleyerek öğrenmeyi ve hayatını şekillendirmeyi denese de çabası inşası tamamlanan bir binanın duvarlarını boyamaktan öteye geçmeyen bir çalışma olarak kalacaktır.

Hayatı deneyimlemek, cesur olmak ve öğrendiklerinden "ben"i yaratmak, (aslında eskisini üzerine yeni fonksiyonlar tanımladığımız için mimari açıdan "ben"in renövasyonu da diyebiliriz) kişinin bulunduğu noktadan hareket etmesini veya statükoyu bozacak şekilde bakış açısını değiştirmesini gerektirmektedir. Bulunduğu yeni noktadan baktığında o güne kadar alışageldikleri karşısında bireyin şok yaşayacağı bakidir. Filmlerdeki köyden kente gelen genç kız tiplemesi aslında bu durumun vücuda gelmiş en belirgin halidir. O güne kadar gördükleri ve beyninin yorumladıkları ile o günden sonraki dünyası tamamiyle farklıdır. Değiştirdiği bakış açısı zamanla öğrenmesine sebep olur ama film boyunca onun köylülüğü hep suratına vurulacaktır.

Bakış açısını değiştirmek kişinin kendisini değil ardından gelecekleri etkiler. Kişi, bakış açısını değiştirene dek "olmuştur". "Tabula rasa" bekaretini çoktan yitirmiş, bireyin vurduğu fırça darbeleri koyu tonlara gölge düşürmekten öteye geçememektedir. Bakış açısı değiştirildiğinde algı organlarıyla yakalanıp beyin tarafından anlamlandırılan yeni realiteler ile beynin geçmişten beri üretegeldiği fikir, duygu ve inançlar arasında kişi paradoksa düşer. Kişi, algıladıklarına bağlı yeni zihin mahsülleri  ile zihnine katman katman yazılanlar arasında bocalamaktadır. Kendi eylemlerini denetlemesi ve değiştirmesi hiç de kolay değildir. Bunu başarsa dahi filmlerdeki kentliliği öğrenmiş ama içine sindirememiş köylü kızlığını üzerinde taşıyacaktır. Dolayısıyla tutum ve davranışlarda değişimin doğal olarak gözlemlenebilmesi kendinden sonraki kuşaklara sarkabilecektir.

Statükoyu bozmak en zorudur. Çünkü birey bulunduğu sıkıcı ama güvenli limandan asla ayrılmak istemez. Velev ki zoru başarıp demir aldıysa da, engin denizlerde yol aldıkça, her yeni liman karşısında ayrıldığı limanı hatırlayacak ve onunla kıyaslama yapacaktır. Ne de olsa liman dedikleri sadece onun o güne kadar yaşadığı değil midir?

4 Ekim 2011 Salı

Duman Altında

Gecelerimin sessizliğindesin
Şafağın maviliğinde, tan kızılındasın
Işıl ışıl İstanbul gecelerinde kadehimlesin
Dostlarla sohbette dudağımdasın
Seni yâr gibi çekmediğim zamanlarda içime
Varlığın yüreğimin üstünde
Aldığım soluğun yarenisin her nefeste
Ateşli bir dilber misali
Yakarsın dışımı da içimi de
Bilirim ölümüm de senden olacak
Soracak ahali "zorun neydi be adam"
O vakit kurşini sular berraklaşacak,
İçim dışıma vuracak,
Etrafına ateş püsküren bir dağ nefretiyle
"Sen yoktun, huzur yoktu, mutluluk yoktu
Bir tek hiçlik ve o vardı" dökülecek dilimden
Terk etmiyorum seni ya da edemiyorum,
Yoksa kara sevdalı gibi sana mı tutkunum
Yokluğun hiçliğime delalet
Yanarsın benim için kor alevlerde
Parmaklarımın arasında, ateşinle avunurum
Ve bu gece yine seninleyim,
Tıpkı sen ve dudaklarım gibi
Yanımızda kanun ve tanburun ayrılmaz birlikteliğinde

24 Temmuz 2011 Pazar

An & Kadın

Rakı masasındasın deniz kenarında
Sohbeti hos gözleri bos bakmayan
Kadın gibi kadın türünden hatunlar fısıldaşıyorlar
Rüzgar efil efil esiyor
Rakının acılığını hissetmiyorsun bile
Yağ gibi kayıyor boğazından mi
dene usulca
Kadehler boş kalmıyor hiç
Mezeler on numara
Haydarisinden tut dalak dolmasına
Türk Ermeni Rum tadları
Masada önyargı, utanma, sıkılma yok
Herkes rahat
İlk intiba derdi bitmiş
Anın tadındasın artık
Demleniyorsun muhabbetle 
aşkla
Her geçen an ısdırap veriyor tadı damağında

Sabah olmuş akşamdan kalmalık var serde
Nasıldı akşam n'aptım derken
Koynundaki el burnundaki koku hatırlatıyor geceyi sana
O da uyanıyor seninle birlikte
Tüm gece birlikte de olsan yetmiyor
Dakikaların saniyelerin birlikte geçireceğin saliselerin hesabını yapıyorsun
Biraz daha dur biraz daha kal
Güneş yüzüne vuruyor, tek gözün kapalı yatakta açılmıyor
Ya da açmak istemiyorsun hayalin tadı damağında
Kal burada diyor
Mutfaktan tıkırtılar geliyor
Çaydanlık ıslık çalıyor
Çatal kaşık tabak tıkırtıları önceki geceden buselik makamındaki son şarkıyı hatırlatıyor
Elinde tepsi yanına geliyor
Yataktaki keyif gibisi yok onun da kalkası gündelik hayata karışası
Omlet tam istediğin gibi baharatlı
Peynir tam yağlı
Zeytin marine edilmiş
Çay desen kendinden önce kokusunu içirtiyor
Susmak yeter diyorsun dün konuştuklarımızdan sonra
Tebessümle, bakarak konuşmak sana da ona da yetiyor güneşli bir pazar sabah kahvaltısında

12 Şubat 2011 Cumartesi

Yaşam Guard'ı

Yorgunum.

Nice zamandır içten içe kendimle savaş veriyorum, kendimle savaşımda yavaş yavaş kendimi tüketiyorum. Bam telime basacak adam arıyordum. Bugün iş hayatım ile başladığım sohbetimizde nihayetinde beni tahlil edip eli yatkın çıkıkçı gibi tek hamlede bam telime basarak kendimle olan savaşımda bir checkpoint oluştu.

Eskiden zihnime hakim olabilen, onu doğanın en büyük refleksi olan yaşama güdümü destekleyecek şekilde manipüle edebilen ben, son zamanlarda dizginlerimi zihnimin kontrolsüz fikir üreticisine bıraktığımın farkındaydım. Bu durumun başlangıcı ise ÖSS sonrası üniversite başlarına denk gelir. O günlerden beri artık zihnimi yönetmek yerine baskılamaya çalışıyorum, ürettiklerinin hegemonyasından kendimi alıkoyabilmek için sarfettiğim faaliyetler içindeyim. Kendime ve yaşama güdüme destek olacak yeterli motivasyonu kaybettim. Zihin ve beden ayrı düştü. Faaliyetlerin bittği yerde zihni blokajı alkol ve sigarada aramaya başladım. Gittiikçe boka sarar vaziyetteyim.

Bugün benim kendime söylediğimi bana söyleyen biri olduğunu görmek umut verici, aynı zamanda moral bozucu. Kendi kendini tüketir olduğumun farkına varıyorum. Yapılanların hepsi gram faydasız ve beyhude. Beni ben yapanlardan farklı.

İşteki olanlara kafayı takmam, evde olanlara sarmam sürekli sızlanma ve serzeniş. Ben bu değildim. Ben sahadaki profesyonel futbolcu gibiydim ve yine öyle olmalıyım. Binlerce kişiden ana avrat küfür işitirken ben oyunumu sahada göstermeliyim. Amaç sahada kazanılacak maç. Bense son 7 yıldır hala sahadayım, yaşam maçında. Ama artık oyunu bıraktım tribünlerle itleşiyorum. Beni asıl amacımdan uzaklaştıracak tüm şeylere takılıyorum, resmen maçı bıraktım.
"Sen ki televizyon açık gürültüde ders çalışmayı becermiş adamsın, bunlar seni rahatsız ediyorsa yaptığın işlere motive olamıyorsun demektir."
Bugün beni zaman içinde gözlemleyenlerin bana beni hatırlattıkları cümlelerden biri oldu. Düşündüm, vaktiyle motivasyonum vardı, şu anda saçma olarak addettiğim şeyler o dönemler hayatımı daha iyi hale getiren motivasyona hizmet ediyorlardı. Bunları hayatımda tasviye ederken yerlerine yenilerini koyamadım.

Farkındayım gittikçe boka sarıyorum. Eski yaşam motivasyonum ve ona hizmet eden çabalar içerisinde değilim. Hata yaptığıma da inanmıyorum, hayatın o devresi için doğru olanları uygulamıştım ama varlığın tabiatı gereği ömrü dolduğunda zihnim otonom olarak bunları terk etti. Ve ben zihnimi yönettiğimi sanan kişi yerine yenilerini koyamadım 7 senedir de koyamıyorum. Zihin başıboş bırakmaya gelmiyor. Marx din toplumların afyonudur diyor, bireysel bazda çeşitlendirilebilir. Ama şu bir gerçek ki zihni yaşam motivasyonuna hizmet edecek şekilde manipüle edebilmek için bu tarz afyonlar türetmek veya bunların varlığını kabul etmek gerekir. Yusuf Atılgan'ın "Aylak Adam" da dediği gibi çoğu zaman tutamaklardır bunlar, herkesin bir tutamağı vardır.

7 sene sonunda yorulduğumu hissediyorum. Ya bir devrin bittiğini kabul edeceğim ve hayat motivasyonum değişecek ya da eski motivasyonu devam ettirecek yeni fikirler zihnimce üretilecek. Yenilerini koyamadığım takdirde "Kilink Yusuf" abimiz rol model olarak önümüzde duruyor. Acaba! diyorum. Bir yandan da geçen gün gazetede gördüğüm haberde yer alan Las Vegas'ta sel sularını tahliye etmek için yapılan tünellerde yaşayan insanlar var.

Ölmek kolay yaşamak zor
Duvara yazılan ölmek kolay yaşamak zor mealindeki yazı dikkatimi çekti. Sefalet içinde dahi olsa bu insanların hayatta kalmak için gerekli motivasyonu zihinleri sağlamış, yaşamak en büyük refleks önüne geçilmesi çok zor.

Yedi yıldır tasviye ettiklerim yerine yenilerini koymak yerine kontrolüm dışında gelişenleri baskılamaya çalışmak gibi bir hata yaptım diyebilirim. Vakit baskılamak değil yerine yenilerini koyma, hayatı deneyimleme zamanıdır. Bunu da beceremezsem ise yaşama karşı gardım düşecek, eskiye olan inancı terk ettiğimi onaylayacağım. Yaşam şakaya gelmezdi eskiden, şimdi ciddiye almaz tavırdayım. Tekrar mücadeleye başlamam lazım.

Kendi yarı sahamda top çeviriyorum. Bir gol turu geçmeme yetmez diye rakip kaleye gitmiyorum, ama gerekli daha fazla golü aramaktan da kendimi alıkoymuş oluyorum. Bugün geçtiğim checkpoint devre arası gibi. İkinci yarıda yeni taktiklerle sahada olmalıyım. Bu taktiklerle de sonucu değiştiremezsem kendi yarı sahamda top çevirmeyi kabullenebilirim. Ama aynı sonuç vermeyen taktiklerle maçı farklı alıp turu geçmeyi ummak aptallıktan öteye gitmez.

9 Ocak 2011 Pazar

Transparan Cübbe

Bu haftaki yeni seks ikonumuz Cübbeli Ahmet oldu. Gözlüksüz halini dahi televizyonda gördüğümüzde içimizde bir kımıldanma yaratan zat-ı muhterem anadan üryan zuhur etti bu sefer ekranlarımızda. Hem de "vallahi de billahi de tallahi de hayatımda büyük günah işlemedim." şeklindeki vaaz görüntülerinin arkasına iliştirilmiş karelerde.

Mevzu derin. Neden cübbelinin üzerine bu kadar gidiliyor derseniz, onun bakış açısıyla olanların hepsi komplo, görüntüler de montajdan ibaret (ki hakkı var "montaj!" sağlam). İddiaları, bu ılımlı İslam savunucuların kendisini ortadan kaldırmaya, itibarını zedeleme çalışmaları yönünde. "Hristiyanlar da cennete girebilir" diyen bu ılımlı İslam savunucularının cübbelinin radikal tutumları ve siyaseten kendisine uygun rol bulunmadığı için bu türden bir senaryoyu planladıkları ve sahneye koydukları tahmin ediliyor. Muhafazakar (dindar [yerseniz!]) kanatta ise Nuri Bilge Ceylan'a selam edercesine üç maymunsal duruş sergileyenler, gözü ile gördüğü filme inanmayıp "inşallah doğru değildir." diyenler yoğunlukta. Kendi dünyaya kapalı cemaat yapılarını ve iktidar dengelerini muhafaza etmek isteyenler ile septisizmden nasibini almayıp eskiden cübbeli şimdiden itibaren transparan cübbeli hocalarının anlattıklarının mutlak doğruluğu ile dünyada ve ahirette mutluluğa ulaşacakların tavrı söz konusu olan.

Diğer cenahta ise cübbeliyi bir linç etme, ağız birliği etmişçesine tiye alma, muhabbetlere meze etme (ki ben de en çok edenlerdenim)  kaygısı. Laikçiler (laik savunucuları demiyorum çünkü kraldan çok kralcı olabileceklerin varlığını da burda yadsımak istemiyorum; laik dünya görüşü savunanları seküler ahlâk bilincine erişmiş kişiler altında sınıflandırmayı tercih ediyorum) ile seküler ahlâk savunucuları da daha çok bu kanadı oluşturuyor. En sağlam ofansif hamlelerde bu kanattan geliyor cübbelinin gardını kırabilecek. Peki neden cübbeliye bu kanattan bu kadar çok saldırı geliyor. Ekşisözlük yazarlarının "çok sevdiği!" malum kanaldaki program yapımcılarının bize ak sakallı dede tadında çıkartıp sempatikleştirmeye çalıştırdıkları  bu adamla alenen taşak geçilir oldu. Kamasutraya referans olarak girebilecek teknikler geliştiren Ali K. için "vay be adam çatır çatır götürmüş" denilirken kimse cübbeli için "vah be! cübbeli rus götürmüş." (varan 2 adlı kısımda ki ablamız muhtemelen Rus diye öngörüyorum) demiyor. Tavır daha çok "ehehehehe gördün mü la cübbelinin bamyayı bir de karının kıçı sıvazlıyor!" şeklinde oluyor. Olmak da zorunda çünkü kendi ekmeğine kendi taş koyan bir şarlatandan bahsediyoruz. Atalarımızın durumu açıklayan sözleri mevcut, senin durumuna en uygunu ise "ele verir talkını kendi yutar salkımı". Hal bu iken senle taşak geçmeyecekler de benle mi geçecekler.

Lisede bir hocamız vardı, ki kendisi din kültürü hocasıydı, cübbelinin durumunu bir de onun dilinden ifade edeyim. Kendisi haylazlık yaptıktan sonra arazi olup arandıklarında ortaya çıkmayanlar için:
Lan, yiyemiyeceğiniz yarrağı tutmayın
Derdi. Be hey cübbeli sen tuttun yapıştın bırakamıyorsun. Belli ki geçen yılın başında yediğin nanenin farkındasın bir de vaazlarında minareye kılıf biçiyorsun:
İlerde beni bitirmek için iftira edebilirler, montaj görüntüler ortaya çıkarabilirler. İnanırsanız hakkımı helal etmem.
Diyorsun. Bırak Allah'ını seversen, yapma cübbeli din kardeşiyiz. Kurulacak komploları! 9 ay öncesinden görür olmuşsun, ak sakallı rüyanda mı söyledi sana yoksa ak sakallı sen miydin ekranlardan garibanlara yutturulmaya çalışıldığı gibi.

İlerde ben de senin gibi celebrity olmak isterim cübbeli, filmim çıkarsa da hiç gocunmam çünkü ordan ekmek yemiyorum. En fazla ailem bana sırtını döner o da bir gün, ikinci gün affedeceklerdir. Ama senin gibilerin kaderi bu, sokakta göz göze geldiğiniz insanların gevrek gülüşmelerine muhatap olmaya bu riyakarlığınız ile mahkum olmuşsunuz. Bu saatten sonra bırak vaaz vermeyi azcık beyni olan müridin varsa, gökten cenneti yere indircem desen nafile!

Hadi bir çay koy gel de demli karşılıklı içelim, malum rakı içmek seni bozar!

2 Ocak 2011 Pazar

Kilink Yusuf


Yıllardır Marmara Adası’nın Çınarlı Köyü aile tatillerimizin sahil köyü kontenjanından vazgeçilmez adresidir. İstanbul’a yakın olmasına karşın yıllardır teknolojiye direnen bakir yapısı arada artan kat sayıları ile beton binalarla biraz zedelense de köy ahalisinin her yaz birbirlerini ve yazlıkçı dostlarını “nerelerde kaldın ya hu” diye soran gözlerle araması sıcaklığın kaybolmasına fırsat vermemektedir.

Köy ahalisi bazen yabanidir. Özellikle köy çocukları ile her yaz İstanbul’dan gelen kentli ailelerin çocukları arasındaki farklılıklardan dolayı çekişmeler olur; öte yandan denizde yüzüp ağaçlar altında yapılan maçlarda aralarında çok da fark olmadığı da anlaşılır. Özgüveni, kentli veletlerden kat be kat yüksek insanlar olacaklardır. Kavruk tenlerinin altında hayatı içlerinde sindirmiş daha çok sahip olmakla değil daha geniş bir gönül gözüyle hayatı izleyen rutin hayatlarında eskimeyen yüzlerin sahipleridir. Köyün büyükleri de onlardan çok farklı değildir. Hayattan alacaklı olmayan, talepkar olmayan insanlardır. Tek farkları, yazın onların misafirleri olarak karşıladıkları kent göçebelerine karşı ufaklıklarından daha önyargısız yaklaşmalarıdır. Genellikle çekişmeleri kendi içlerinde yaşarlar, misafirlerine karşı ise daima naziklerdir. Yaz kış köyde yaşayanlar olmakla birlikte hayat gailesi çerçevesinde toprağını terk edip kentte şansını deneyen bizler gibi sadece yazın köylerine uğrayanları da kalmıştır. Bugünün konusu olan Kilink Yusuf ise kapılarını dünyaya kapatan cenahtan bizlere arz-ı endam etmektedir.

Kilink Yusuf hayatı fazla ciddiye alanların nezdinde "deli" diye adlandırabileceğimiz kesimdendir. Düzenli bir işi bırak, düzenli bir hayatı bile yoktur öyle ki yemek saatleri acıkmasından ziyade yiyecek bir şey bulabilmesine odaklıdır. İyi hoş, yemekten ziyade kendisi alkolle yaşamaktadır. Her daim kafası güzeldir yani. Senin benim önemsediğimiz hiçbir şey onun için önemli değildir. Anasına kızıp eski ahşap evlerini yakmışlığı bile vardır. Dürtüleriyle yaşar statükoları yoktur. 7 yaşındakilere sevgi 70 yaşındakilere saygı göstermeye çalışmaz. 7’den 70’e herkes anlık dostlarıdır. Hele ki bir dal sigara bir bira ikram edersen can dostu olursun.

Kentli bizler hayatına girip çıkıp göz kırparken ya da köyündeki komşuları toprağını bırakıp giderken, o hep diğerlerinden, köyünün dışında olup bitenden bihaber kalmayı tercih etmiştir. Bildim bileli moda, güzel kadınlar, 3 oda 1 salon ev, kalorifer, kombi, janti bir takım elbise, faturalar, ev eşyaları hayatında ve hayallerinde yer almamıştır. Hakkını yemeyelim bir tek yazları kelini güneşten sakınan bandanasını eksik etmez ama onda da moda aramaz; güneşten rengi atmış bir t-shirt yeter de artar kafasını sarmaya.

Makaradır hayatı. Saracak birini bulur etrafında, sana sardığında meczup der geçersin, ama bir dal marlboronu kulak arkası yaptığında “vay çakal” nidası geçer içinden, küçük hesapların adamıdır vesselam. Hayatı günübirlik yaşar. Bir şişe biraya memleketi de satabilir tıpkı kızıp evini yaktığı gibi.

Kilink Yusuf sahilde: bu pozu verirken ben de yanda kumsala uzanmış dönen geyikleri kesiyordum.

Bizlerin meczup diye hakir gördüğü, sıcak yaz akşamlarının bira eşliğinde mezesi olan bu adam aslında çoğu filozofun, modern hayatın üstümüzdeki negatif etkileri hakkında ahkam kesen bizlerin yapamadığını hayat biçimi haline getirmiştir. Bizi esir alan korkularımız onun hayatında yoktur tıpkı hayallerinde olmadığı gibi. IKEA tasarımcıları gibi çakma minimalist değildir, hayat deneyimleri çerçevesinde belki hiç kimsenin olmadığı kadar kendinin de farkında olmadığı gibi minimalisttir. Makro düzeyde devleti, siyasi otoriteyi karşısına alacak kadar anarşist değildir ama doğanın ona bahşettiği kadar, ancak anasının otoritesine kızıp kendi evini yakacak kadar mikro anarşisttir. Pahalı arabalarda gezip çok kazanıp karılı kızlı alemlerde çatır çatır para ezen televizyonlarda gördüğümüz modern playboylardan değildir ama baktığında bir dal sigaraya bir şişe biraya sefa pezevenkliğinin kitabına yazdıklarını o playboylara da okutturabilecek enginliktedir.

Çoluğunu çocuğunun nafakasını bahane ederek, bilerek, isteyerek özünü, doğasını terkedenlere inat doğanın verdikleriyle yetinir. Üremek soyunu sopunu devam ettirebilmek gibi bir iddası yoktur. Olsaydı da çocuğu da küçük bir “kilink” olurdu herhalde. Oku adam ol çok para kazan demezdi takıl kafana göre derdi.

Velhasıl kelam onun bizim gibi “bağımlılıkları” yok. Onu yaşama tutunmasını sağlayan katıksız yaşama arzusudur. Tüm yapay isteklerden arınmış. İş, para, makam, refah, eş, dost, çoluk, çocuk... Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’da bahsettiği insanlarınki gibi yaşamında herhangi bir “tutamağı” yoktur. O zaman hala kendi yaşam yolunda nasıl devam ettiği benim için cevaplaması en zor sorudur. Yazın yanına gidip sorunca etrafımızdaki “normal insanlar” gibi cevap vereceğini bilsem hiç beklemem sorarım ama en fazla cevap vercem diyip bir biraya beni kafaya almasıyla kalırım, kendisine de o yakışır.

Kilink lakabı nerden geliyor derseniz zamanın önde gelen çizgi roman kahramanlarından “killing” in Türk versiyonu olan “kilink”ten almıştır, iskeletimsi fiziği insanların ona bu lakabı takmasına neden olmuştur. Bana göreyse fotoğraftaki tutumu her şeyi açıklar nitelikte, kilinki ona yakıştırmak yerine ancak yeni bir çizgi roman karakteri yusuftan ilham alabilir.

19 Aralık 2010 Pazar

Aylaklığa Övgü'den


"Entellektüellerin yapacağı işi, amaçları bu entellektüellere -tehlikeli değilse bile- saçma görünebilen hükümetler ya da zenginler emreder ve ücretlerini de yine onlar öder. Ne var ki, kinizm bu entellektüellerin vicdanlarını duruma uydurabilmelerini sağlar. Gerçi iktidar sahiplerinin her bakımdan hayranlık duyulacak cinsten bir uğraş istediği zamanlar olduğu da doğrudur; bu uğraş türleri içinde en önemlisi bilim, ikincisi de, Amerika'da, kamu mimarisidir. Ama bir adamın eğitimi sadece kitap sınırları içinde kalmışsa -ki çoğunlukla böyle olmaktadır- o adam yirmi iki yaşına geldiğinde, epeyce bilgili olduğu halde, bilgisini kendince önemli bir yolda uygulayamadığını görür. Bilim adamları Batı'da bile kinik değillerdir, zira bunlar akıl, zeka ve bilgilerinin en değerli yanlarını toplumun tam onayı ile uygulayabilmektedir; ne var ki, onlar bu anlamda, modern entellektüeller arasında olağanüstü denecek kadar talihli sayılırlar.
Eğer tanı doğruysa, modern kinizm sadece vaaz vermekle ya da gençlerin önüne, bu gençlerin vaizleriyle hocalarının fersude kör inançlar deposu içinden seçtikleri daha iyi ülküler koymakla sağaltılamaz. Sağaltım, ancak entellektüellerin yaratıcı dürtülerini cisimlendirecek bir meslek bulabilmeleriyle gerçekleşecektir."

16 Aralık 2010 Perşembe

Tek Sıkımlık

İşssizlik aldı başını gidiyor. Eylemlere katılıp yumurta atmaktan, biber gazı ve cop darbelerinden nasibimize düşeni almaktan başka çok da alternatifimiz yok. Beni rahatsız eden bu makro problem de değil. Bunun akabinde ve devamında yer alan gündelik hayata ilişkin iç burkan detaylardan biri var. İş görüşmeleri ve bu görüşmelerde senin hakkında hüküm veren, ekmeğinle oynayan insanların doğurduğu faşizan dünya bakışı.

İş hayatı denk güçlerin kapıştığı alandır. Ya da besiye çekilip sikleti tuttuğunda ringe çıkabileceklerin gladyatörlerden feyz aldıkları arenadır. Bunun dışındakilere arenanın kapısı kapalıdır. İçerdekiler avcıdır. Gladyatörler misali birlikte oturup birlikte kalkar ama arenaya çıktıklarında ölüm kalım savaşı verenlerdir. Kapının dışında kalanlar ise avdır. Hayatta kaldıkları sürece nice avcıların şovlarını ibretle izlemek, başka avcıların belki tenezzül etmedikleri, görmedikleri kadar önemsiz olmak kaderleri olacaktır.

İş mülakatlarinde karşındaki kafa sallayan otomatikleşen insan müsveddesi seni kategorize eder. Sosyal ilişkilerinde aktif, girişken, dominant bıdı bıdı diye ufak notlar alır senin sınıflandırmana ilişkin. Empati kurmaktan aciz “iş profesyonelleri” insanların cemaziyülevvellerini bilirmişçesine ahkam kesmekte kendilerinde beis görmezler. Eeee ne de olsa aynı çevrenin insanlarıdır bunlar. Bektaşi’nin dediği gibi herkesi kendileri gibi bilirler.

Neden beynini aldırmış gibi yaşayan veya aileden tuzu kuru yavşak insanların iş hayatında tercih edildiğinin de cevabı bu insanlardır. İçleri boş olmuş olmamış uzun vadede kapının dışındakilerden daha iyi olup olamayacakları tartışılmadan profilden kazanırlar bunlar. Görüşmede özgüvenle sırıtır, kaypakça teklemeden konuşurlar. Onlar için her şey basittir. Hep ne yapar ne eder hallederler. Allem eder kallem eder alltan girer üstten çıkar kendilerine hayran bırakırlar. Korkuları yoktur. Hayatta kendilerine açılacak sonsuz tane kapı, statü sahibi ailesinin çevresi ya da okuduğu okulda bir süre etrafı süzdükten sonra kendisine benzer aurayı paylaştığı hijyenik insanlar çevresinde çoktan cemaatleşmeye başlamıştır bile.

Kapının dışında kalan öyle midir. Hayatta hep namlusunda tek atımlık mermiyle dolaşmaya alışmıştır. Boş teneke gibi çok ses çıkarmaktansa son mermiyi atacağı doğru yeri tespit etmek için hep etrafını dinlemiştir. Heyecanlı anlarda mermiyi atacağı hedefi şaşmamak için nefesini tutmuş, kendi iç sesini bile susturmuştur, nefesini tutarken yaşadığını unutmuştur. Bu adam için her mülakat merminin namluya sürüldüğü andır. O empati yoksunu iş görüşmesini yapan çakma hümanist kafasını sallayıp seni anladığını ifade ederken sadece seni kafasındaki kriterlere göre bir kalıba oturtturabilmesinden dolayı kendisini onaylamaktadır. Ne de olsa seni anlama kaygısı yoktur, sadece kendi mezun olduğu üniversitelerinin psikoloji, ÇEKO bıdı bıdı bölümlerine girerken ileride mesleğinden ve gelişiminden bağımsız bir şekilde hayatını sürdürebilecek rahatlığa daha lise yıllarında kantinde 2 hamburger 1 kola diğer teneffüslerde de sosisli yerken ertesi gün cebinde kalacak harçlık miktarını düşünmeyecek arkadaşlarının profilindeki adamları aramakla mükelleftir.

Oysa o an karşısında duran ve burun büktüğü daha beşinci dakikada “bu pozisyona bu olmaz” diye yaftaladığı, yekten kestirip attığı adam öyle midir? Kantinde ötekiler bir şeyler alırken kuyruğun arkasında sınırsız sayıdaki tüketim alternatifini kafasından geçirmektedir. Öndekiler kuru kalabalık içinde “ses çıkarırken” o arkada susmaktadır, düşünmektedir. Tıpkı şu an karşında olduğu gibi. Hayatının sürekliliği içerisinde küçük hesapların adamıdır, sabahları okula kaç aktarma ile minimum maliyete giderim diye düşünürken, beğendiğiniz “aksiyon insanları”, “proje üretici yaratıcı insanlar” dolmuşa binme “fikrini ortaya atmakta” hiç sıkıntı çekmezler.

Kapının dışındaki sustukça içine dönmüş, içine döndükçe hayata bakış açısı daralmış, beklentisi azalmış kaderine razı olmuştur. Neyin nasıl olduğunu çok iyi bilse bile hayatı boyunca çektiği kaynak sıkıntısı mülakattaki “şöyle bıdı bıdı sikko bir durumda ne yapardınız” sorusuna normal koşullar altında geçerli olacak farazi cevabı vermesine engel olur. Susarken kafasından yıllar yılı yaptığı küçük hesaplar geçer. Her cümlesine “mümkünse, fırsat verilirse” diye başlaması kalem tutan muktedirin elinde bir eksiye daha dönüşür. Hayata ilişkin tanımladığı her “condition” a karşılık avcımız tek alternatifle yaklaşır. Hep “sonuç odaklıdır”. Lisede kol gibi maliyetli ödevlerde babası hemen gerekli malzemeyi tedarik etmiştir, dersten beş almak boş kaleye gol atmak kadar kolay olmuştur. O yüzden onun kitabında “duruma göre” davranmak davranışı gelişmemiştir. Bir türlü istediğini almayı becerme tavrı gelişmiştir. Nitekim o odadan bakkaldan sakız alır gibi işi alır çıkar.

Sözüm sana. Bırak o tuttuğun nefesi artık. Yetmedi mi düşünmenin sessizliği. İçine sindikçe korkuyor, korktukça daha da siniyorsun. Kaybedebileceğin ne kaldığını düşün, düşün de son mermini sık artık.

Ya hedefi vurursun ya da mermi senin yerine sessizliği yırtar geçer, tıpkı acı feryât gibi.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Yağmur İmgelemi

Yoğun bir iş günü.

Son dakikaya sıkışan ufak ama atlanmaması gereken ayrıntılar. Günde 10 saat hareketsiz oturmanın 4 ayda verdiği nefes darlığı ve derinliksiz ama frekansı yüksek soluklanmalar artık kendimi parka atma zamanının geldiğinin habercisi. Mesai sonunda hava gün saat sıcaklık yoğunluk gibi çevresel faktörlere bakmaksızın telefonumda ajandaya kaydedilmiş "Parkta koş" notu hatırlatmadan ziyade emir kipinde.

Kaçar yol yok.

Saat 18.55 eve varış. Annem yemek sofrasını kurmuş beni bekliyor. Günün kısa özeti; gelenler gidenler arayanlar soranlar ölenler kalanlar...Kafa emme basma tulumba modunda kulak ise tekiyle önemli kelimeleri algıda seçicilikle yakalamanın peşinde.

"Ben parka koşmaya gidiyorum anne."
"Oğlum seller gidecekmiş ne işin var."
...


Yoldayım. Kısa pantolonum penyem üstümde ayaklar hızlanmış nefes fellik fellik tempo aranıyor. Ayaklarım yolu ezberlemiş ilk sol ilk sağ ilk sol Özgürlük Parkı'nı kaçırmana imkân yok.

Ritüel belli son 3 yıldır. 4 tur koşu. Her tur 300 metre jogging 900 metre tempolu koşu durmak yok 4800 yapana kadar.

Park klasik bir temmuz gününden farklı, ne hava çok sıcak ne park kalabalık hatta güneş ortalıkta yok.
Lanet olsun onca zamanda kazandığım kondisyon yerlerde. Solumak için ağzımı ve burnumu kullanmam yetmiyor. Tempo ayakta kalmaya ayarlı, vücut fazlasına elvermiyor. Ah diyorum.

"Bir sene önce olsa tozu dumana katardım."

Üçüncü turdayım ayaklarım iyice ağırlaşmış, pist asfalt olsa oraya yapışmışlar diyeceğim, toprağa gömülüyor gibi hissediyorum. Vücut koordinasyonum son demlerini yaşıyor. Gövde kontrolsüz, kollar bacaklar da gövdeden bağımsız salınımda.

Üçüncü tur biterken ilk zerrecikleri sırtımda hissediyorum.

"Yağacak galiba."

Dördüncü tur başlarken jogu artık gözü kapalı atar haldeyim. Terden sırılsıklam olmuş başımda hissettiğim pıtırtılar beynimi uyandırıyor. Yağmur yağıyor hem de en tatlısından, yaz yağmuru. Az önce kapalı ile açık arası önümü görmeye odaklı gözlerimi açıyorum. Neler olup bittğini görmek için etrafıma bakınıyorum. İnsanlar çil yavrusu gibi dağılmışlar, koca parkta 10 15 kişi var yok. 45 dakikadır karşılaştığım insanlar da artık benim gibi son turlarındalar, benden tek farkları ıslanmaktan korkuyorlar ya da sevmiyorlar. Oysa kuru olan ıslanır, şu halde ıslanma eylemini zihnimin zabıtaları es geçiyor.

Ağaçların altından geçerken resmen hava kararıyor. Üstümde yapraklardan seken yağmur damlalarının sesi. İki adım sonra tekrar hafif karartılı sessiz toprak parkur. Kafamdan süzülen sular kaşlarımın arasından kirpiklerimin içine süzülüyor. Gözlerim kısık olmasına rağmen önüm puslu. Yardıma ihtiyacım var. Bileklikler imdadıma yetişiyor, dünyam berraklaşıyor.

Yorgunluktan mı yoksa ilahi bir dürtüyle mi başımı yere değil havaya kaldırarak koşuyorum bilmiyorum. Parkta kimse kalmadı neredeyse, önüme çıkan olma olasılığı düşük. Düşünmüyorum, 4 yaşındaki çocuklar misali paldır küldür gidiyorum.

İlk damlalarda zayıfca zuhur eden çimenin kokusu iyice keskinleşiyor. Her soluk alış verişimde içimde hissediyorum. Bu kokular, toprağın yumuşaklığı, başımda hissettiğim damlacıklar, gözlerimdeki pus hepsi terapi etkisi yaratıyor yetmezmiş gibi yağmur algılarımla da oynuyor. Zamanda değil ama mekanda gitgeller yaşıyorum. Bir anda Feneryolu'ndan Londra'ya gitmiş olabilir miyim diyorum, yoksa Hyde Park da burası benim mi haberim yok. Yanımdan tek tük geçenlerden biri o an "Good evening Sir" çekse inanasım var.

Tekrar gözlerim gökyüzünde. Aklıma bugünün Miraç kandili olduğu geliyor. Mübarek hava ne yağdı diyorum. İçimde bir tazelik belki günün anlam ve önemine ithafen şartlanma belki de içgüdüsel paganik bir tavır ama tek bir gerçek var ki o an kendimi "iyi" hissediyorum.

Hava iyice kararıyor. Burnum taze çimen kokusuna alıştı, üstüm sırılsıklam... Anın büyüsü bozuldu, eve koşuyorum hasta olmamak için, bir yandan da kaybolan büyüyü kelimelerle zaptetmek için.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Metanın Ruhu

Şık tasarlanmış geniş bir "lounge". Oldukça ferah bir "yaşam alanı". Döşemelerdeki el işçiliği dikkat çekici. Televizyonlarda bizlere ince ince işlenen türden. Bildiğin salon ama lounge denmesi algıda kayma yaşatmayı amaçlıyor. Salon denince akla aileyle oturulan, zemini halı döşeli T.V. karşısında demli çay içilen yer akla gelir. Oysa "lounge" öyle mi, orta - üst sınıf beyaz yaka yaşam tarzı içerisinde sınıf atlama planları, çiğnenmeden yutulmaya çalışılan lokma misali havada duran hayaller zihinlerde. Loş ışık "yüksek nitelik gerektiren işimizin" yorgunluğunu sek viskimizi yudumlarken üstümüzden atmaya yardımcı. Duvarlarda spotlarla dikkatleri üzerine toplayan, önemli olduğu bilinen ama tanınmayan sanatçıların eserleri ve kulaklarda ruhları hafifleten chill-out.

Göz önüne getirince ne kadar da güzel ambiyans, insanın keyif almaması elde değil dediği türden. Bir de şık alımlı bir bayan varsa ortamda konsept tamam. Hoşnut olunması, keyif alınması için gerekli tüm koşullar tamam olmasına karşın eksik olan ne peki. Tembihlenen, dimağlara yüzbinlerce kez kitaplarda, T.V.de, sinemada kazınanları yerine koyduğumuzda eksik olan şey ruh oluyor.

"Yeniyse iyidir; daha pahalıysa daha iyidir; satılıyorsa güvenlidir" mottosuyla zihnimize nakşedilen öğretiler içinde "nefes almamızla" birlikte zihnimizdeki sihirini yitiriyor. Çünkü zihnimizdeki yapı statik, imgeden ibaret, devam etmiyor, duruyor. İçine girdiğimizde kum saati dönüyor ve keyif alma sınavı başlıyor. Kadrajdaki resim karesini statik yapısından kurtarıp ardı ardına akan resim karelerinden film yaratmak için geçişler kurulmaya başlıyor. Tüm bunlarla birlikte duvardaki resime yoğunlaşmak ve daha önce görülen sergilerdeki eserlere benzerliği, hangi akımdan olduğu üzerine kafa patlatmak, hangi tarihte hangi coğrafyada ortaya çıktığı üzerine kafa yormak kaçınılmaz oluyor, omuriliğe zaman içerisinde işlenmiş bilgi zerrecikleri arasında mekik dokunuyor. Kulakta ise çalınan chill-out müziğe hassasiyet oluşuyor, aniden ortamdakilere dönüp "Craig Armstrong'un Piano Works albümünden Weather Storm adlı şarkısı bu bayılırım" derken soundtracklerini hazırladığı filmlerden bahsedilmeye başlanıyor. Şık ve alımlı olan bayana özenle seçtirilen Nebbiolo üzümünden yapılan şarapların kadehleri çınlıyor, sohbetin sıcaklığı ile şarabın sıcaklığı birbirine karışırken sohbet koyulaşıyor, eski anılar canlanıyor en ufak ayrıntıları ile dillerden dökülen her kelimede yeniden hayat buluyorlar. Laf lafı açıyor, derinlemesine inilen hararetli diyaloglardan ufak laf oyunlarıyla sıyrılmak, kahkahalara sebebiyet vermek incelik gerektiriyor. Gecenin sonunda kolkola yürünen sokaklarda nefes aldıkça eşyanın doğası hareketlenmeye, film akmaya başlıyor.


Filmi başa alıyoruz.

"Lounge"ın kapısının aralanması ile birlikte "Vay be! Herifler iyi konsept araklamış" iç sesi istemsizce akıldan geçiyor. Duvarlarda anlam verilemeyen resimler, ama duvarda durduğuna göre önemli eserlerdir diye olası diyaloglara karşı sanatçıyı takdir etme ve onaylanması için senaryolar planlanıyor. Fazla durmadan mekanı süzmeye devam ediliyor. Müzik hoşmuş; garsona usulca albümün adı soruluyor. Masa tamam, davetliler arasında taş bebekler var. Yanındakiler ile sürekli diyalog halinde, gördükleri yeni mekanlardan tandıklarını zannettikleri ama sadece "isimlerini öğrendikleri" yeni insanlardan bahsederken birbirlerini dinlemiyorlar, bir sonraki cümlede söyleyeceklerini planlamaları söyleyecekleri bitmeden aceleyle birbirlerinin sözlerini kesmelerinde kendini belli ediyor. Menüden içkilere bakılıyor. En ucuz şarap söylersek ayıp olur, ötekiler de fazla pahalı diye ortalama bir şişe açtırılıyor. Bayanların anlattığı yeni insanlar, yeni mekanlar, yeni kıyafetler, yeni tatil yerleri tüketildikten sonra sohbet tıkanıyor. Konuşulacak ortak beğeniler bulunamıyor. Alkolün damarlarda dolaşıma daha hızlı dahil olması için kadehler sık sık yudumlanıyor. Saate bakılıyor. Kalkma zamanı. Sahte tebessümlerle herkes arabalara atlayıp evin yolunu tutuyor. Görev tamamlandı. Fotoğraf karesi çekilip albümlerde sergilenmeye hazır.

Tüm yazının "lounge" üzerinden yürümesi eleştiri ya da hoşnutsuzluğumun bu kavramın üzerinde yoğunlaşmasına fırsat vermemeli. Örnekleri çeşitlendirmek mümkün, gözden kaçırılmaması gereken ise insan zihninin gelişimi. Görülenler, zihinlere yerleştirilen, hayalleri süsleyen tüm metalar ve onun kombinasyonları ancak insanın birikimiyle, zihin faaliyetleri ile canlanmaktadır. Eşyanın tek başına insanı neden tatmin edemediği, insanoğlu maymun iştahlıdır sözünün aslında karşılanmayan beklentiler ile arayışını sürdüren insanın davranış biçimi olduğu aşikardır.

19 Kasım 2010 Cuma

İnsanın Ölüme Karşı Duruşu

Trader üstad "insan ne için yaşar?" diye sormuş, bu yazıda ise ele alacağım konu cevap mahiyetinde olmasa da ek olarak değerlendirilebilecek, bütünler nitelikte olacaktır.

Günlerden cuma. Kurban Bayramı'nın son günü. Hava güneşli, insanlara pozitif enerji yüklüyor. Bense yine her zamanki depresif, negatif ruh hallerimden birindeyim. Sabah yataktan kalkar kalkmaz "yine aynı imgelemi" sadece değişik bir gün adıyla yaşadım. Huzursuzluk ve içimdeki güçsüzlük saatin de müsait olması sebebiyle ani bir kararla cuma namazı için mahalle camiine yöneltti beni.

Etraf kalabalık. Bayram sessizliği devam ediyor. İnsanlar huşu içerisinde, "mutlak" suretle kabul ettiklerinin peşinden sorgulamaksızın mutluluğu yakalayacakları yolun izindeler. Bense kendimi telkin ve teskin edebilme çabası içerisinde geldim avluya.

Sessizlik ve yoğunlaşma. Bu seferki güneşli hava mekanın da camii avlusu olması sebebiyle, bana 17 Aralık 1999'da Sarıyer Camii'si avlusundaki öğle namazını müteakiben babamın cenaze namazındaki güneşli havayı hatırlattı. Güneşin gölgesinde ölüm soğukluğunu hissettiriverdi.

Vaazdayız. Etrafında dönüp dolaşılan temalar hep aynı, yeni bir şeyler öğretmekten çok sürekli telkin ile insanlarda içselleştirme çabası aşikar. Ben aradığım telkin ve teskini bulmuş gibiyim. Vaizin haricindeki kitlesel sessizlik hareketi içerisinde payıma düşeni aldım. Sabah kalktığımdaki zihin bulanıklığı yerini üzerimdeki bulutsuz mavi gökyüzü gibi iç açıcı berraklığa bırakıyor. Kısa soluk alış-veriş düzenim daha derin ve yatıştırıcı düzene girdi.

Hutbede "ölüme" değinmeden geçmek olmaz. Bunu kinaye içeren eleştirel bakış açısından ziyade insanın hergün aklında yaşaması açısından olumlu bir söylem olarak görüyorum. Din ve felsefenin ortak olarak kafa patlattığı bir konuda insanlar odak noktaları ölüm olmadan yaşamaya devam ediyorlar.

Namaz bitti. Ölüm kavramı yine zihnimde dört dönüyor. Dinen ölüm yeni bir başlangıç, sınavın bitişi ilan ediliyor ve tüm koca bir ömrü bunun hakikaten sınavın bitişinin alâmeti olarak kabul etmemiz isteniyor. Öte yandan varoluşçu filozoflar ise ölüm gerçeği karşısında dünyaya "atılan", önce var olan sonra ise kendimizi inşaa eden biz insanların bunun bilincine varmamızı ve üstlendiğimiz misyona göre yaşamamızı öneriyorlar. Bu cenahta iki farklı görüş ortaya çıkıyor. Ölüm realitesini görüp intiharı bunun vardığı tek yolu olarak görenler ile intiharı bu realiteden kaçış olarak görüp aslında bunun karşısında tavır almamızı, yaşadığımız kısa süre zarfında bilinçli ve istenç içerisinde eylemlerimize yön vermemiz gerektiğini söyleyenler.

Felsefi ve dini temelden uzaklaşarak olaya bireysel, mikro boyutta ele almak ise farklı bir yaklaşım.

...

İşyeri eğlencesi. Herkes mutlu. İnsanların mutlu olmasını isteyen ve eğlenmeleri için elinden geleni yapan bir insan. Kendisi de mutlu. Her şey yolunda. 48 saatten kısa bir süre zarfında beklenmedik ve feci bir şekilde en yakınlarından birini kaybedeceğinden habersiz.

Ölüm günündeyiz. Şirkette ölümün yarattığı o sessizlik ve suratlarda nahoş, şaşkınlık ile şok arasında kalmış surat ifadesi. Gelin görün ki, bu üzgünlüğün ifadesi değil ama; üzgünlük o an için dillerden dökülen kelimelerde yaşıyor. Tavırlara yansıyan ve suratlardan okunan ise ölüm realitesinin düşüncelerden sıyrılan dışavurumu. Herkeste ben merkezli bir yaklaşım ve senaryo analizi.
"Aynı durumda olsaydım ne yapardım?"
Suratlardan okunan bu sorunun ömrü yarım gün sürüyor. Gayet de normal karşılıyorum atalarımızın tarihe hediye ettikleri "ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar" deyişi çerçevesinde. Olayın akabinde iki gün öncesinde bizi eğlendirmek için uğraşan mutlu insanla iki gün sonrasındaki dünyası yıkılan insanı kıyas etmeye çalışıyorum. Hatta empati kurmakta da tarihsel birikimim çerçevesinde zorluk çekmiyorum. İlk hafta aile ferdini yitirmenin doğası gereği fecaat şekilde geçiyor, yıkım büyük. Ölümün nesnel varlığından ziyade bireysel olarak yakını yitirmenin ve bir daha gelmeyecek, göremeyecek olmanın, her ölümün erken ölüm olması temelinde zamansızlığının ve biçiminin etkileri görülüyor. Sonrasında dışarıdan daha hızlı bir toparlanış gibi gözükse de aslında insan oyunu kurallarına göre oynamaya başlıyor. Yine doğanın gereği olarak hayat devam ediyor. İyi hoş. Buraya kadar kafamda sorun yok.
Aynı zamanda tecrübeyle sabit olarak, kişinin yüzünden zihnsel faaliyetlerindeki farklılaşmayı, aktarılan enerjideki değişimi rahatlıkla "sezebiliyorum". İç dinamikler eskisinden farklı işliyor. Ve asıl kendi açımdan da cevaplayamadığım noktaya geliyorum. Bu kadar çok şey yaşanmış, önce subjektif olarak idraki ve akabinde insan zihninin objektifliği ile özümsenmiş bu durum karşısında tüm değişen iç dinamiklere rağmen dış dinamiklerde değişim olmuyor. Gündelik hayata, insanlara, ilişkilere, olaylara karşı tutum hiçbir şey olmamışçasına devam ediyor. Ve eminim ki bunun bu şekilde devam etmesi yaşananların sindirilmesi ve üzerine sünger çekilmesi çerçevesinde cereyan etmiyor. Bilhassa zihne anı anına silinmeyecek şekilde kayıt edilen tüm bu argümanlar çerçevesinde kişi aynı tutumları sergilemeye devam ediyor.

Hayat boktan. Tartışılmaz olarak kimse istediği hayatı tam anlamıyla yaşayamıyor (istatistiki olarak "outlier" dediğimiz tabakayı istisna kabul ederek bu genellemeye dahil etmiyorum); ancak çoğunluk değiştirmek için radikal kararlar da almıyor veya alamıyor (ölüm realitesini tatmış ve zihnine kazımış kişiler için "alamıyor" seçeneğinden bahsetmek çok da mantıklı olmayacaktır). Henüz cevabını bulamadığımı bu durumu kendi içimde açıklama çalışmalarım devam ediyor. İsyanlar yaşaması doğal karşılanması gereken, hayata bakışında milat kabul edilecek noktada tüm şartlar sağlanmışken aynı bokun laciverti içinde soluk almaya devam etmek insana reva olmamalı diyorum. Ancak incelemelerim çerçevesinde sonuçları aynı gözlemlemek canımı sıkıyor.

Akşam oldu. Yine canım sıkıldı. Sabahki cuma namazı akabinde akşam evde şarap açıyorum. İçiyorum. Lacivert tez var, kodlarla uğraştırıyor; lacivert iş var, pazartesi sabahı beni bekliyor ve nice lacivert bokla yaşamaya ben de devam ediyorum. Ya ölüm realitesinin ciddiyetini ben de dahil diğer insanlar idrak edemiyoruz yada lacivertimsi hayatımız o kadar kıymetli ki hiçbir değişiklikle riske atamayacağımız şekilde bu "sanat eserini" başka renge boyayamıyoruz.

Fonda taş plak kaydı arşivimde bulunan Hafız Burhan'ın tiz sesi yükseliyor.
Makber.
Çok sevdiği eşi öldüğü için 100 yıla yakın zaman dilimini aşarak bize ulaşan beste ve kulaklardaki tınıyı derinliklere dalarak tüm yoğunluğuyla yaşamaya çalışıyorum.

Hafız Burhan mı? Bu beste ve dünyası yıkılmışçasına yorumuna rağmen eşinin vefatından 2 ay sonra başka bir çıtırla evlenmesini düşünüyorum. Galiba o sorunun cevabını tiz sesiyle gönderiyor.

11 Kasım 2010 Perşembe

Stockholm Sendromu Aşıkları

"Aga boşver çalışmak iyidir; hayatı düzene giriyor insanın."
"Çalış abi çalış evde oturunca geç yatıp erken kalkıyorsun, yemek yeme düzenin bozuluyor."
"Evde oturmaktan psikolojisi bozuluyor insanın."
Ve nice mesnetsiz iddialar kulağıma çalınıyor. Algıda seçici değilmişim demek ki bunca zamandır. Çalışmaya başladığımdan beri hayatıma getirdikleri ve hayatımdan götürdükleri ile fazla ilgilenmiyordum. Daha çok adaptasyon evresinin yarattığı şok halimdeydim diyebilirim. Ancak yavaş yavaş durumu tartmaya başlıyorum ve bu "düzen" aşkı içindeki stockholm sendromu aşıklarına acıyla bakıyorum.

Hayatlarına istedikleri gibi yön veremeyip neyi, niçin, nasıl, ne zaman yapacağını bilemeyenler. Siz kafasına vurulmadıkça ne yöne gideceğine karar veremeyenler. Çalışmak sizin için biçilmiş kaftan. Çünkü otorite size ne yapcağınızı nasıl yaşayacağınızı dolaylı yoldan öğretiyor, din gibi ahlak gibi doğrudan hedef göstermeksizin ebenize atlayarak gösteriyor kendi bildiği doğru yolu.

Tek tema yeterli tüm bunlar için: İşlerin yetişmesi.

Hayatın yetişecek olan işler üzerine kuruluyor. Sabah işe geliyorsun akşam düzene göre evine dönüyorsun; ne zaman iş biterse.
Yemekler de düzene göre işliyor; 12.30 - 13.30 arasını dilediğince yemeğe harca ama dinlenmek, kahve içmek ya da hava almak da bu düzenin içinde o yüzden yemeğini 15 dakika içinde hızlıca yutup diğerlerine de bu düzende vakit ayırmalısın.
Oturma düzeni de fena değil hani evde düzensiz olan. Günde minimum, brüt 10 saat kabaca da 8 buçuk saat oturuyorsun aynı ekrana bakarak; T.V. gibi kumanda elinde o beğenmediğin kadın programlarını zaplayarak stres atmana bile fırsat yok, aynı boktan hücrelerin olduğu excel dosyasında "sanat eserleri" yaratmak zorundasın. Bu düzendeki en büyük hobin düzenli olarak saçma haberlerin yer aldığı gazete sayfalarını ziyaret etmek oluyor.
Psikolojim de çok feci düzene ayak uydurdu. Ben insanları, insanlar beni sikebilmenin türlü bin türlü yolunu deniyorlar. Çok sağlıklı ilişki yumaklarımız var; sanal alemde yüz yüze gelmeden, telefon ve mail aracılığıyla düzenli düzüşüyoruz. Maillerde bazen alta ben geçiyorum bazen de üste çıkıp horse-riding takılıyorum.
Uyku düzeni de baya başarılı, imanı sikilen insan gördüğü her noktada uyuyor, yaşam faaliyetlerini devam ettirebilmek için düzenli yaşamın büyük bir lütfu olan erken uyumayı tercih ediyorum.

Ah sizi gidi düzen meraklıları. Bok var düzen düzen diye yanıp tutuşuyorsunuz. Bizim millet göt meraklısı. Düzen istiyorum diye bağırsanız Taksim Meydanı'nda talipliniz çok olurdu. Niye kulaktan kulağa zehrinizi bana yayıyorsunuz.

Evet düzen bana da yaradı, arada kabızlık çeken ben artık sabahları stresten, çay ve kahve içmekten gayet rahat isalimsi sıçabiliyorum. İş yerimin düzeni gül açtırmasada rahatlatıyor.

8 Kasım 2010 Pazartesi

No Country for "Andons"

Körelttiğim faşizan duygularım kabarıyor.

Ben, insanlara olan saygımı, duruşumu ve düşüncelerimi hümanizmin kollarına bırakmışken onlar beni bundan vazgeçmeye zorluyorlar.

Koskoca birgün, tamamı kafasını çalıştırması gereken birinin kafasını çalıştıramaması ve histeri nöbetleri geçirmesi sebebiyle onun yapması gereken iş yolunda gitsin diye tarafımdan yapılması ve takip edilmesi ile geçti. İşe yeni giren ben, genç ve tecrübesiz olan ben, panik yapması gereken ben iken nedir bu duruma sebebiyet veren şey. En ilkel yargım demem yersiz olacak zira bu sıfatı addetmeden önce baya düşünüp tarttım; benden önce var olan ve doğası gereği kullandığı aletin uzmanı olması, bilgisini refleks haline getirmesi gereken biri hala ezberin dışına çıkıldığında ne yapacağım diye elleri titreyerek bana bakıyorsa kusura bakmasın ama "andon" olarak anılmayı hak ediyordur. Olayı kişiselleştirdiğimi veya sinirlendiğim için bunları yazdığımı sanmak ise tamamiyle yanılgı yaratacaktır, tarafıma danışılmasını ve bu olay karşısında kafamı kullanarak ortalamanın dışında kalan bu basit sorunu sakince göğüs kontrolü akabinde ayak içi ile önündekine pas çıkarmamı sağlayan mühendislik temel bilgi, beceri, görgü ve önsezilerim bu durumun tespiti olarak "andon"luk kavramını uygun bulmuştur.


Şimdi soruyorum, fezaya çıkılmayacak bir problemde ya kendini zorlamıyorsan ya da üstüne kalacak ilk kalan ihalede dünya yıkılıyormuşçasına feryat figan ediyorsan kusura bakma ama sen bulunduğun yeri hak etmiyorsun demektir. Sen yapacağın iş için benden icazet alacaksan, yapılacak yanlışların için sorumlu arıyor, bir problem olursa diye yanına ortak arıyorsan herhalde bir ara müdürün olmayı düşünmem gerek ve emin ol ki müdürün olduğum takdirde bu kadar nazik olmayacağımdır.

Bugün gösterdiğim yumuşak karınlılık tamamiyle iş ahlakı ile o anki işin sorumluluğu bende olmamasına karşı yarın ortaya çıkacak sonuç bana da dokunacağı üzere işlerin yolunda gitmesi adına yapılmış fedakarlığı içermektedir. Bugün histeri nöbetleri geçiren "alt insan", bilinçaltının derinliklerinde neler yaşıyorsun bilemiyorum ama cinsiyetin gereği benden daha komplike düşünce yapısına sahip olduğunu ve dolayısıyla zihninin, çıkarları doğrultusunda bedenine bu yönde hükmedebileceğine ben bile inanamıyorum. Gayet düz mantıkla söyleyebilirim ki bugün sen acz içindeydin ve "yapamıyorum, nolur yardım et" derken gözümün önünde kıvranıyordun.

Yine körelttiğim düşüncelerim bilendiler ve fırından sıcak sıcak çıktılar. O zaman fırını soğutmamak lazım...

1 Kasım 2010 Pazartesi

Yalnızlaşan İnsan: Ritüellerin Toplumsal ve Bireysel İşlevi Üzerine

Evde televizyon izlerken duyduğum, menşei ilim irfan ülkesi ABD olan kitaplarda okuduğum benim işe girene kadar fazla hissetmediğim günümüz sosyo-ekonomik koşulların doğurduğu yeni bir problem alanı: kent hayatında insanın yalnızlaşması...

Bu konu ile
kavramsal olarak tanışmam ve üzerinde kafa yormam, lisans eğitimimde okuduğum dersler kadar teorik gelen ve içselleştiremediğim bir sürecin parçasıydı. İş yerim ise teorik bilgilerin uygulamalı olarak gözlemlenebildiği ilk laboratuvarım oldu.

İş yerimdeki ilk Ramazan Bayramı arefesi. Ofiste insanlar bayramda ne yapacaklarını konuşuyorlar. Benim de beklediğim yönde çoğu "iş insanı" bayramı tatil olarak algılamakta beis görmemekte. Rezervasyonlar önceden yapılmış, tatil planları hazır. Bir plan beni şaşırtıyor. Evde tek başına kalacağını belirten biri oluyor. İşi şakayla karışık muhabbete döküyorum. Bayramda gelenin gidenin de olmaz, kapını çalar elini öpmeye gelirim diye geyik yapıyorum. Cevap da aynı yönde oluyor. Bayramda ailem tatilde güneyde olacak ben evde tek olacağım.

Bayramların tatil olarak algılandığı bugünlerde bayram namazındaki telkinlerden yola çıkarak toplumsal yardımlaşma ve iletişimin odağı olduğu vurgusu yapılan bu olguların ilk defa ne demek olduğunu anlıyorum. Aslında tüm bu geleneksel uygulamaların insan hayatından çok da uzak temeli olan, zamanın gerisinde kalmış uygulamalar olmadığını görüyorum.

Tüm bu tarihsel birikimin özenle süzerek bizlere ulaştırdığı ve çoğu zaman köktenci bakış açısıyla reddedilen ve yerden yere vurulan diğer cenahta ise tamamiyle kutsanan ve varlığı amacının üstünde tutulan bu uygulamalar sosyal bir varlık olan insanın ihtiyaçlarından başka hiçbir şeye seslenmekten öteye geçmiyor. İstediğimiz kadar geleneksel ya da dinsel ritüellere olduğundan farklı yaklaşalım, gelenekçi ya da yenilikçi, gerçek şu ki bu uygulamalara devam etmediğimiz sürece bayramları evde tek başımıza geçirmek kaçınılmaz sonumuz olacaktır.

İnsan, gittikçe zorlaşan sosyo-ekonomik koşulların pençesinde varlığını sürdürmeye çalışıyor. İş yerlerinde daralan ruhlar, her ufak fırsatta kendilerine yaşadıklarını hissetme fırsatı arayışı içindeler. Sayılı olan "özgürlük anları" yıllık olarak önceden planlanır olmuş. Yaşam spontanlığını yitirmiş vaziyette ve zamanın kısıtlı olduğu bu düzende çevremizdeki insanlara "ayırmak istediğimiz" zamanımız gün geçtikçe azalıyor. Bireyler ise en büyük yanılgıyı bu zamanı karşısındaki kişiler için ayırdıklarını sanarak yaşıyorlar. Ne yazık ki yakınlarımız ile geçirmediğimiz her zaman bizlere gün geçtikçe artarak hissetiğimiz yalnızlığımız olarak geri dönüyor.

Genç bireyler, ailelerin uygulamalarını terk ederek kendileri için en büyük kötülüğü yapıyorlar. Ben de bu davranışı sergileyen bir birey olmakla birlikte bu durumun tercihe bağlı olmadığını da biliyorum. Kendi doğasında sosyal davranışlar artık bu yönde şekilleniyor, körlüğü ortadan kaldırmak, zor da olsa sosyal ilişkilerimizin sağlıklı işlemesi adına zinciri kırmak ise bireylerin kendisine düşüyor.

19 Ekim 2010 Salı

cc: vs. c.c.

Gece gece bu manyak ne diyor dediğinizi duyar gibiyim ama beynimden vücudumun muhtelif yerlerine yayılan nöronlarım arasında değişik etkileşimler sonucu düşüncelerimi toparlayıp kağıda dökemiyorum. Mazur görün.

Mevz-u bahis olan, tek bir harfin replike vaziyette kullanımını içeren iki yapı. Neymiş bu diyeceksiniz cc: ya da c.c. Ne var bu saçmalığın arkasında?

Bugün farkettim ki birey olarak bu dünyada "hiçbir şeyiz". Burada bahsettiğim, kendi benliğimizin kişiliğimizin ve bedenimizin bütünleştirerek oluşturduğu nefes alan, duruşu, tavrı, davranışları, duyguları, düşünceleri ve bakış açıları olan, biyolojik olarak "varolduğu" kabul edilen organizmamız. Gelin görün ki aslında yokuz.

Yokuz! Çünkü işyerinde gönderilen bir mailin cc: sinde, "carbon copy"de, adımız hafif kaldığı için yokuz.
Yokuz! Çünkü telefonda insanlarla diyalog kurup, görüşüp anlaşamadığımız, ikna edemediğimiz veya adam yerine konmadığımız için yokuz.
Yokuz! Çünkü iki kişinin arasındaki anlaşmazlığı insani biçimde çözemediğimiz için cc: de sadece ismi geçerek tüm problemleri ortadan kaldıran insanlar var olduğu için yokuz.
Yokuz! Çünkü cc: ye sığınacak kadar aciz olduğumuz için yokuz.

Ya diğer cenaha ne demeli c.c.

İlk çıkarımın ardından yine farkettim ki bizler, bu dünya bittikten sonra da, "varoluşumuzun" bittiği yerde de "hiçbir şeyiz". Varlığının yüceliğinden tutun da bahşedilen hayatı, yaşamı altın tasta sunulmuş bir nimet olarak algılaması gereken ve bittiği yerde sonsuz ödüllerle ödüllendirilecek olan fani bedenler.

Yokuz! Çünkü kutsal kitaplarda en fazla iki satırda bir zikredilen kısaltmayı, "celle celâlüh", O'nu övme "O uludur." deme zorunluluğu hissettiğimiz için yokuz.
Yokuz! Çünkü kendi acizliğimizi O'nun ululuğunda kaybedettiğimizi sandığımız için yokuz.
Yokuz! Çünkü hergün bizden daha ulu varlığın üstünlüğünü onaylayarak hayatımıza devam edebilmemizi sağlayabildiğimiz için yokuz.

Yokuz! Çünkü kendi yarattığımız bir harfe, "c" yi hayatımızda kendimizden fazla önemsediğimiz için yokuz.

Kim bilir belki varolan "c"dir de benim haberim yoktur.

17 Ekim 2010 Pazar

Tüketmek üzerine.

Tüketiyoruz.

Her 5 saniyede bir nefesimiz kadar oksijeni , günde 3 kere enerji çin besinleri, uzun yıllar yaşamak için bedenimizi...

Hepsi insan refleks ve güdülerinin yansıması, hiç kimsenin ben nefes almayacağım veya yemek yemeyeceğim diyebilme hakkı yok. Doğa düzeninde tüm taşlar yerli yerine oturmuş rayında. Ta ki zaruri olmayan metaların tüketimine bağlı dünya düzeni kurulana kadar.

Pazarlama dünyasının dayanılmaz hafifliği...

Öyle ki önce kullan atma ile başladık siyah beyaz el ilanlarıda insanoğlunun ihtiyacı olarak gözlerimize aşinalık kazandırılan metalarla. Ürettik evlermize soktuk uzun yıllar kullandık atamadık. Yeni hayatın gereksinimiydi buzdolabı, ampül, telefon ve niceleri; yerlerini çarçabuk aldılar evlerin baş köşelerinde. Zaman geçti herkesin evi ihtiyaçlarını karşılar şeylerle doldu, düz saçı lüle yapma zımbırtısı, ekmek kızartma makinası, portakal sıkacağı ve diğerleri. Zaman geldi artık dediler ki ihtiyaç değil ama biz size yeni ihtiyaçlar tanıtalım, insan kendi kendine şaşırır oldu kendi ihtiyacını kendinden daha iyi bilenler varmış. Ona da eyvallah dedik telefon oldu, cep telefonu, cep telefonu oldu polifonik melodili cep telefonu, polifonik melodili cep telefonu oldu polifonik melodili renkli ekranlı cep telefonu, polifonik melodili renkli erkanlı cep telefonu oldu polifonik melodili renkli erkanlı gprs bağlantılı cep telefonu falan filan...İnsanoğlunun öğrenme becerisi son yıllarda o kadar yükselmişti ki yeni bir şeyin ihtiyacı olduğunu 3 ayda öğrenip ötekisi eskimeden hemen yeni ihtiyacını karşılar olmuştu.

İyi hoş bunlara diyecek laf yok.

Tüm hepsi insanın varolduğundan beri gelişen tüketim alışkanlıkları diyelim, sadece “hafif” yönlendirilmiş. Ama son noktada görünen köy iyice canımı sıkar oldu. Alışkanlıklar davranışları şekillendiriyor. Maddelerin tüketimi artık hayatı hayat yapan öğerlerin de tüketimine musallat oldu. Bu kadar giriş yazısı ise şimdi bahsedeceklerim içindi.

1 Mayıs Cumartesi.

Bizim çocuklar toplanmışız. Kültür sanat elçimiz kuzenim yine faaliyetlerin takibinde. İçki arası diyor ki:

Kuzen 22 Mayıs’ta Süreyya Operası’nda İdil Biret konser verecek. Biletler satışa çıkmış vaktin varsa alır mısın?
Diyorum ki:
Hadi ya ne demek kuzen hemen.
Can sıkıcılık burdan sonra başlıyor.

Bilet fiyatları uygun, konsere talep fena değil. Hep birlikte dinleyelim diye etraftakilere de soruyorum gelmek isteyen var mı? Ne de olsa İdil Biret, 70 yaşında artık ama eserleri yorumlaması klasik müziğin vatanında kabul görmüş Türkiye’nin sayılı sanatçılarından. Biz de aileden aristokrat falan değiliz her gün akşam yemekte şarap içip Schubert dinleyip müzik tekniği üzerine sofistike diyaloglar kurmuyoruz, ama müzik ruhun gıdasıdır, evrensel güzellik her yerde güzeldir diye konsere gidelim diyoruz.

Bir ara tekliflerimden birinde şu cevap geliyor:

Biz İdil Biret’i daha önce de dinledik!

Ne demek bu acaba diyorum, suratlarına bakıyorum, diyalog arası kısa sessizlik, bendeki anlam verememeye bağlı ufak duraksama karşımdakine açıklama gereksinimi uyandırıyor:

Tekrar dinlemeye gerek yok!
Ben “hadi yaa” oluyorum içimden, dışımdaki ses ise sadece “Hımm...” tepkisi verebiliyor. Peki diyorum.

Bu 10 saniyelik enstantane sabah sabah bir anda aklıma geliverdi, kaçıp gitmeden kafamdan bu nüans çalakalem yazıvereyim dedim. Fazla sonuca varmadan durumu ortaya koymak istedim. Tek tespitim o ki artık kültür ve sanat da tüketim alışkanlıklarımızın arasına girmiş. Paylaşım sitelerinde teşhir edilen ülke ziyaretleri veya bir konsere davete bu denli yaklaşımlar...

Bir şehri bir kere gördüyseniz oraya bir daha gitmenize, o kültürü beğendiyseniz tanımaya veya bir sanatçıyı bir kere dinlemişseniz beğenseniz bile onu yorumunu tekrar dinlemeye gerek kalmamış. Sevgiye, beğeniye, özümsemeye, kendi değerlerini tanıma, yaratma, koruma çabasına gerek kalmamış.

10 Ekim 2010 Pazar

Aylak Adam'dan

Güler, giyinik, yatağın kıyısına oturmuş, başı ellerinde ağlıyordu. Yüzünün yangını yavaş yavaş sönerken ona yaklaştı. Yanına oturur oturmaz Güler, ellerine sarıldı. Islak bir sesle,
—Yapamıyorum, dedi. Olmuyor. Oysa seni seviyorum, biliyorum. Ama yapamıyorum. Neden, neden olmuyor?
"Çünkü yardım etmiyorum sana," diyecekti, demedi. "Soyunurken, babanın duyunca, nasıl şaşıracağını, başkalarının neler diyeceğini düşündün. Şimdi seni kucaklayıp yatağa yıksam, öpe okşaya etini kışkırtsam, kulağına benden duymak istediklerini söyleyip seni kandırsam her şeyi yeniden unutursun. İstemiyorum böylesini. Yarım bardak şarap içirdim diye nasıl içimi yedim görmedin mi? Bu mavi boşlukta etimiz bile sonuna dek sevişemiyor. Çünkü bu ses geçmez, ışık sızmaz odada bile başkaları bizimle birlik. Ama bir gün babanı, başkalarını kovup geleceksin. O zaman keskin ışıkta soyunup açık pencerede sevişeceğiz. Acelem yok benim, biliyorsun." Kucağındaki saçları öptü.
—Zarar yok, dedi. Ağlama.

(Sayfa 88)



Bu çatının altında yaşayanlarda ortak ne var? Yalnız birlikte yaşama zorunluluğuna inanmaları. Kimi pilavı patlıcanlı ister, kimi patlıcansız; kimi tuzlu, kimi tuzsuz; kimi erken yatmak ister, kimi geç; biri şarkı dinlerken öteki caz müziği ister. Sabahları kalkışırlar... Biri gördüğü düşü anlatır. Dinleyen, düş dinlemeyi sevmez. Karı kocalar bile böyle değil mi? Ortak neleri var? Haftanın belli günleri et ete sürtünmekten başka? Gene de dayanıyorlar. Çünkü birlikte yaşama zorunluluğuna inanmışlar. İşte benim onlardan ayrıldığım buna inanmamam. Sıkıntımın da, sevincimin de kaynağı bu. Gücün dayanmaktansa yalnızlığıma kaçarım."

(Sayfa 112)



—Ya sen? diye sordu. Görmeyeli neler yapıyorsun?
Artık utanmıyordu. Söyleyebilirdi.
—Ben çoğu geceler içiyorum, dedi. Şakağımdaki ağrıyı duymamak için, iştah açmak için falan diyorum ama değil, biliyorum. Bir çeşit umutsuzluktan kurtulmak için içiyorum. Belki kendi kendimden. İki çeşit içen vardır. biri, benim gibi, kurtuluşu içkiden beklemenin utancıyla içer. Bir de şu çevrendekilere bak. Bunlar nerden içiyorlar? Toplum içinde yaşamanın baskısını, yükünü hafifletmek için. Çekinmeden bağırmak, yüksek sesle gülmek için. Dışarıda bağırmak, kahkaha atmak yasaktır. Sokakta hiç gülmemek için burada gülerler. Böylesi az içer. Ya ben? İçiyorum da kurtulabiliyor muyum? Belki yalnız baş ağrısından...

—Ya içmediğin zamanlar?
—O zaman ararım.
—Hep arayacaksın sen. Ya resim, ya kitap...
—Tutamak sorunu. İnsanın bir tutamağı olmalı.
—Anladım.
—Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaydaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine; kimi müdürlüğüe; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır.

(Sayfa 152)

3 Ekim 2010 Pazar

Banko Hayatlar

Pazar sabahı, yine eski alışkanlıklarım beni dürtüklüyor.

Sıkıntıdan olduğunu düşündüğüm bahis yapma arzum depreşti. İddaa sitesini açıp programa bakmamla kapatmam arasındaki süre iki dakikayı geçmedi. Bunca yılın veteranıyız, çok yollardan geçtik, çok ümitler besledik, bırakın yasal bahisi Türkiye'de internet siteleri bilinmezken Haber Özel baskınlarının yapıldığı mekanlarıdı bizim etüd merkezlerimiz; bunca zaman sonra öğrendik en nihayetinde kumarın altın kuralı "masa kazanır"ı. Sanmayın ki ultra bitirim, cebinden paralar fışkıran mahalle piçleri adamlardık. Sigara içmez alkol de neymiş diyen ineklerdik, iyi aile çocuklarıydık. Sigaraya bile 21 yaşında üniveriste 3 te başlamış adam neden bahise hem de yeraltında en pislik yerlerdekine hayata daha başlamadığı yıllarda sarabilirdi ki? Olayın para kazanma mevzusu olmadığını anlamam biraz uzun sürdü çünkü her kumarbaz gibi ben de kazandığım üç beş kuruşu elbette daha fazlası için masaya koymaktan kendimi alamayacaktım. Aldığı paraları üste başa harcamak, karıya kıza yedirmek alemlerde coşmak gibi planlar yapmak kumarbazın rüyası değildi, onun rüyası en yüksek en riskli oranları yakalamaktı.

Gel zaman git zaman, o deliler gibi bülten kovaladığım günler eskilerde kaldı. Şimdi bakıyorum da senede bir ya oynuyorum ya oynamıyorum. Keyif de almıyorum eskisi gibi. Artık o günlerin kendi kendime izahının peşindeyim. Neydi alıp veremediğim ne işim vardı... Oynadığımız dönemler hayata at gözlükleri ile baktığımız yıllarmış. Determinizmin doruğa çıktığı yıllar, çok ders çalış hayattan aslan payını sen kap... Adam ol, hayatını kazan. Önce kendini sonra aileni sonra da memleketini kurtar. Kısır döngünün içindeki bünyeler. Ev - okul - dershane (arada play station cafe) ekseninde dakikası dakikasına belirli hayat planlaması ve yedi sene boyunca lise bozuntusu devlet kurumları tarafından kalıplaştırılmış zihinlerimiz. Risk yok, hayatını değiştirebilme çabası yok. Verilene razı olma ve şükür yılları. Öğreti içe işlemiş. Ancak bilinçaltı dürtüklüyor içerden içerden seni "böyle olmaz, bir şeyler yap!" diye. O dönemin tepkisiymiş tüm bu olanlar. Buralardan uzaklaşmayı ancak farkındalıklar sağlıyor. Bahis oynamak yerine onun yerini alacak asıl davranışların peşine düşüyorsunuz.



Peki ya diğerleri. Hala bugün kumar ya da bahis oynayanlar. Onlar hayatlarının kısır döngüsüne sıkışmış bulandıkları boktan kurtulamayacak olanlar. Kendileri için gösteremedikleri cesareti, alamadıkları riskleri bahis kuponlarından, poker masalarından çıkaranlar. Asgari ücretli ya da beyaz yaka fark etmiyor. Kısır döngülerine, korkaklıklarına hapsoldukları yerde kısılıp kalıyorlar. Herkes daha fazla mutluluk ve yaşamda tatmin için risk alması gerektiğini biliyor. Statüko ancak bizim gibi az da olsa kayedecek bir şeyi olanların elini kolunu bağlamaktan başka bir şeye yaramıyor. Güzel bir kızla mutlu bir birliktelik için onun peşini kovalayıp, teklifi yapmak isteyen, iş yerinde tüm işi yapıp dışarda bir sürü işsiz güçsüz var diye patronundan zam istemeyi erteleyen, arkadaşlarım ne der diye eşcinselliğini gizli gizli yaşayan ve niceleri, kaybedecekleri gururları, işleri, haysiyetleri için kendileri ile çelişmekte beis görmüyorlar. Kendilerini daha mutlu yapacak hamleleri yapamadıkları için koşturuyorlar kumar masalarına bahis kuponlarına.

Hayatlarına ilişkin alamadıkları tüm riskin bedelini paralarıyla ödüyorlar.