Phases of Thought

Phases of Thought
Phases of Thought

19 Kasım 2010 Cuma

İnsanın Ölüme Karşı Duruşu

Trader üstad "insan ne için yaşar?" diye sormuş, bu yazıda ise ele alacağım konu cevap mahiyetinde olmasa da ek olarak değerlendirilebilecek, bütünler nitelikte olacaktır.

Günlerden cuma. Kurban Bayramı'nın son günü. Hava güneşli, insanlara pozitif enerji yüklüyor. Bense yine her zamanki depresif, negatif ruh hallerimden birindeyim. Sabah yataktan kalkar kalkmaz "yine aynı imgelemi" sadece değişik bir gün adıyla yaşadım. Huzursuzluk ve içimdeki güçsüzlük saatin de müsait olması sebebiyle ani bir kararla cuma namazı için mahalle camiine yöneltti beni.

Etraf kalabalık. Bayram sessizliği devam ediyor. İnsanlar huşu içerisinde, "mutlak" suretle kabul ettiklerinin peşinden sorgulamaksızın mutluluğu yakalayacakları yolun izindeler. Bense kendimi telkin ve teskin edebilme çabası içerisinde geldim avluya.

Sessizlik ve yoğunlaşma. Bu seferki güneşli hava mekanın da camii avlusu olması sebebiyle, bana 17 Aralık 1999'da Sarıyer Camii'si avlusundaki öğle namazını müteakiben babamın cenaze namazındaki güneşli havayı hatırlattı. Güneşin gölgesinde ölüm soğukluğunu hissettiriverdi.

Vaazdayız. Etrafında dönüp dolaşılan temalar hep aynı, yeni bir şeyler öğretmekten çok sürekli telkin ile insanlarda içselleştirme çabası aşikar. Ben aradığım telkin ve teskini bulmuş gibiyim. Vaizin haricindeki kitlesel sessizlik hareketi içerisinde payıma düşeni aldım. Sabah kalktığımdaki zihin bulanıklığı yerini üzerimdeki bulutsuz mavi gökyüzü gibi iç açıcı berraklığa bırakıyor. Kısa soluk alış-veriş düzenim daha derin ve yatıştırıcı düzene girdi.

Hutbede "ölüme" değinmeden geçmek olmaz. Bunu kinaye içeren eleştirel bakış açısından ziyade insanın hergün aklında yaşaması açısından olumlu bir söylem olarak görüyorum. Din ve felsefenin ortak olarak kafa patlattığı bir konuda insanlar odak noktaları ölüm olmadan yaşamaya devam ediyorlar.

Namaz bitti. Ölüm kavramı yine zihnimde dört dönüyor. Dinen ölüm yeni bir başlangıç, sınavın bitişi ilan ediliyor ve tüm koca bir ömrü bunun hakikaten sınavın bitişinin alâmeti olarak kabul etmemiz isteniyor. Öte yandan varoluşçu filozoflar ise ölüm gerçeği karşısında dünyaya "atılan", önce var olan sonra ise kendimizi inşaa eden biz insanların bunun bilincine varmamızı ve üstlendiğimiz misyona göre yaşamamızı öneriyorlar. Bu cenahta iki farklı görüş ortaya çıkıyor. Ölüm realitesini görüp intiharı bunun vardığı tek yolu olarak görenler ile intiharı bu realiteden kaçış olarak görüp aslında bunun karşısında tavır almamızı, yaşadığımız kısa süre zarfında bilinçli ve istenç içerisinde eylemlerimize yön vermemiz gerektiğini söyleyenler.

Felsefi ve dini temelden uzaklaşarak olaya bireysel, mikro boyutta ele almak ise farklı bir yaklaşım.

...

İşyeri eğlencesi. Herkes mutlu. İnsanların mutlu olmasını isteyen ve eğlenmeleri için elinden geleni yapan bir insan. Kendisi de mutlu. Her şey yolunda. 48 saatten kısa bir süre zarfında beklenmedik ve feci bir şekilde en yakınlarından birini kaybedeceğinden habersiz.

Ölüm günündeyiz. Şirkette ölümün yarattığı o sessizlik ve suratlarda nahoş, şaşkınlık ile şok arasında kalmış surat ifadesi. Gelin görün ki, bu üzgünlüğün ifadesi değil ama; üzgünlük o an için dillerden dökülen kelimelerde yaşıyor. Tavırlara yansıyan ve suratlardan okunan ise ölüm realitesinin düşüncelerden sıyrılan dışavurumu. Herkeste ben merkezli bir yaklaşım ve senaryo analizi.
"Aynı durumda olsaydım ne yapardım?"
Suratlardan okunan bu sorunun ömrü yarım gün sürüyor. Gayet de normal karşılıyorum atalarımızın tarihe hediye ettikleri "ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar" deyişi çerçevesinde. Olayın akabinde iki gün öncesinde bizi eğlendirmek için uğraşan mutlu insanla iki gün sonrasındaki dünyası yıkılan insanı kıyas etmeye çalışıyorum. Hatta empati kurmakta da tarihsel birikimim çerçevesinde zorluk çekmiyorum. İlk hafta aile ferdini yitirmenin doğası gereği fecaat şekilde geçiyor, yıkım büyük. Ölümün nesnel varlığından ziyade bireysel olarak yakını yitirmenin ve bir daha gelmeyecek, göremeyecek olmanın, her ölümün erken ölüm olması temelinde zamansızlığının ve biçiminin etkileri görülüyor. Sonrasında dışarıdan daha hızlı bir toparlanış gibi gözükse de aslında insan oyunu kurallarına göre oynamaya başlıyor. Yine doğanın gereği olarak hayat devam ediyor. İyi hoş. Buraya kadar kafamda sorun yok.
Aynı zamanda tecrübeyle sabit olarak, kişinin yüzünden zihnsel faaliyetlerindeki farklılaşmayı, aktarılan enerjideki değişimi rahatlıkla "sezebiliyorum". İç dinamikler eskisinden farklı işliyor. Ve asıl kendi açımdan da cevaplayamadığım noktaya geliyorum. Bu kadar çok şey yaşanmış, önce subjektif olarak idraki ve akabinde insan zihninin objektifliği ile özümsenmiş bu durum karşısında tüm değişen iç dinamiklere rağmen dış dinamiklerde değişim olmuyor. Gündelik hayata, insanlara, ilişkilere, olaylara karşı tutum hiçbir şey olmamışçasına devam ediyor. Ve eminim ki bunun bu şekilde devam etmesi yaşananların sindirilmesi ve üzerine sünger çekilmesi çerçevesinde cereyan etmiyor. Bilhassa zihne anı anına silinmeyecek şekilde kayıt edilen tüm bu argümanlar çerçevesinde kişi aynı tutumları sergilemeye devam ediyor.

Hayat boktan. Tartışılmaz olarak kimse istediği hayatı tam anlamıyla yaşayamıyor (istatistiki olarak "outlier" dediğimiz tabakayı istisna kabul ederek bu genellemeye dahil etmiyorum); ancak çoğunluk değiştirmek için radikal kararlar da almıyor veya alamıyor (ölüm realitesini tatmış ve zihnine kazımış kişiler için "alamıyor" seçeneğinden bahsetmek çok da mantıklı olmayacaktır). Henüz cevabını bulamadığımı bu durumu kendi içimde açıklama çalışmalarım devam ediyor. İsyanlar yaşaması doğal karşılanması gereken, hayata bakışında milat kabul edilecek noktada tüm şartlar sağlanmışken aynı bokun laciverti içinde soluk almaya devam etmek insana reva olmamalı diyorum. Ancak incelemelerim çerçevesinde sonuçları aynı gözlemlemek canımı sıkıyor.

Akşam oldu. Yine canım sıkıldı. Sabahki cuma namazı akabinde akşam evde şarap açıyorum. İçiyorum. Lacivert tez var, kodlarla uğraştırıyor; lacivert iş var, pazartesi sabahı beni bekliyor ve nice lacivert bokla yaşamaya ben de devam ediyorum. Ya ölüm realitesinin ciddiyetini ben de dahil diğer insanlar idrak edemiyoruz yada lacivertimsi hayatımız o kadar kıymetli ki hiçbir değişiklikle riske atamayacağımız şekilde bu "sanat eserini" başka renge boyayamıyoruz.

Fonda taş plak kaydı arşivimde bulunan Hafız Burhan'ın tiz sesi yükseliyor.
Makber.
Çok sevdiği eşi öldüğü için 100 yıla yakın zaman dilimini aşarak bize ulaşan beste ve kulaklardaki tınıyı derinliklere dalarak tüm yoğunluğuyla yaşamaya çalışıyorum.

Hafız Burhan mı? Bu beste ve dünyası yıkılmışçasına yorumuna rağmen eşinin vefatından 2 ay sonra başka bir çıtırla evlenmesini düşünüyorum. Galiba o sorunun cevabını tiz sesiyle gönderiyor.

17 Kasım 2010 Çarşamba

İnsan Ne için Yaşar ?

Popüler bir soru. Galiba geçen yıl yapılan İstanbul Bienal'inde de tartışılmıştı (bienal iki senede bir yapılan sanatsal aktivite demekmiş bu arada; "bi" latince 2 demek ya, bi-polar, bi-seksual, bicycle, bisikim (2 posta manasına kullanılabilir aslında..)). Neyse hizmet içi bilgiyi geçelim.

Yüzyıllardır tartışılan bir konu aslında. İnsanın dünyadaki, hatta evrendeki (peh peh), kutsal yaşama amacı, idealleri, kaderi vs. ne acaba? İnsan çok önemli bir varlık olduğundan, hatta evren insan için var olduğundan kesin çok ulvi bir amacımız vardır/olmalı yaşamak için değil mi? Bu soruya cevap bulamayıp çok intihar eden de olmuştur, yazık...

Bu sorunun temelinde bence ortaçağ düşüncesi yatar. Nedir o düşünce? Dünya evrenin merkezinde, herşey onun etrafında dönüyor, dünyadaki tüm varlıklar insan için yaratılmış falan filan. Eh insana bu kadar önem yüklenirse, o da kendine kutsal bir yaşama amacı aramak zorunda hissedecektir kendini. Bulamayınca da depresyona girecektir.

Tabii yıllar ilerledikçe gelişen bilim insanlara işin öyle olmadığını, evrende dünyanın bi-sikim önem arz etmediğini gösterdi ama insanoğlu görmedi/görmezden geldi. Douglas Adams üstadın yazdığı gibi, evrendeki 2 küçük galaksi arası açılacak uzay otabanı dünyanın üstünden
geçeceğinden, dünya 1 sn'de patlatılıverdi. İnsanlar görsün de taşınsınlar dünyadan diye en yakın galaksiye "200 yıl" önce mesaj bırakılmıştı ama insanoğlu neden yaşadığını düşünmekle o kadar meşgulduki gidemedi oralara...

Bu yazıda Carl Sagan üstayı da anmadan geçmek olmaz şimdi. Onun hazırladığı aşağıdaki zaman çizelgesi de (eksisozluk'de ceng adlı kullanıcı sağolsun çevirmiş), belki dünyada yaşayan en önemli varlık insanoğludur diyenlerin beyin hücrelerini uyarır.


1ocak:big bang.
1mayıs:samanyolunun başlangıcı(bunlardan ne kadar var, carl?)
9eylül:güneş sistemi(ya bu güneşten?)
14eylül:dünyamız ve diğer gezegenler
25eylül:dünyadaki ilk yaşam belirtisi
9ekim:tek hücreliler
12kasım:bilinen ilk bitki.(uyumayalım kasım ayındayız.)
15kasım:çekirdekli ilk hücre.
1aralık: oksijenli atmosfer
17aralık:yeni türlerin gelişimi
24aralık:dinozorlar
28aralık:dinozorların sonu(bir göz açıp yummuş gibi bir hayat mı dediniz 4günlük? yok kelebek değil.)
31aralık,(aha da noele agaçları hazır edelim) saat 13:30: ilk insansılar.
31aralık, 22:30:ilk insanlar.
31aralık, 23:00:taştan alet yapan atalarımız(homo faber)
31aralık, 23:46:ateş
31aralık, 23:59:51: (geri sayım başlasın yeni yıl için 9-8-7..."sahne kararsın! alt yazılar geçsin.") yazı
31aralık, 23:59:56:milat-isa.
31aralık, 23:59:59:rönesans-pozitivizm


Gelelim başlıktaki sorunun cevabına. İnsanoğlunun çok da önemli bir varlık olmadığını öğrendiğimize göre, bu sorunun cevabı da basit aslında. Temelde insan; bir köpek ne için yaşıyorsa onun için yaşar. Bulduğu en güzel yemeği yer, bulduğu en rahat yerde uyur, bulduğu en güzel karşı cinsle çiftleşir kalan boş vakitlerde de diğer köpek arkadaşlarıya takılır sokaklarda. Tabii hayvanlar aleminde para olmadığı için bu saydıklarımı fiziksel güçle hallederler, bizse parayla. Para konusunu başka bir yazıya bırakırak; içiniz sıkıldığında evrendeki "önemimizi" düşünüp rahatlayın diyor, ya da youtube'a "pale blue dot" yazıp izliyin daha etkili olur (anti-depresan yerine bunu izletmek lazım insanlara aslında), yazıyı bitiriyorum.

15 Kasım 2010 Pazartesi

Sevemedim Seni Asortik Kadın!

Lounge sıfatıyla anılan bir barda sırtımı duvara yüzümü ortama vermiş sana bakıyorum. Buralara pek uğramam. Birazdan ortak bir arkadaşımız –mutual friend- vasıtasıyla tanışma imkanım olacak seninle. Fönlü, kumral saçlarınla, elindeki içkinle meraklı gözlerle etrafı süzüyorsun. Ayrıca, benim sosyoloji tezimin bir parçası olduğundan haberin yok asortik kadın. Yeryüzünde temas edemediğim tek kadın tipi olarak orada oturuyorsun. Hah, arkadaş da geldi.

El sıkışıyoruz. Ellerin ne güzel ne biçimli asortik kadın. 25 yaş (km) bakımını yaptırmışsın tırnaklarının. Altında siyah parlak bir tayt, topuklu ayakkabı. Üzerinde de kalçalarını örten mora çalan bir elbise. Çevrendekilere “eğer uslu çoçuklar olursanız ve doğru zamanı yakalarsanız kalçalarımı görebilirsiniz” imajı veriyorsun. Bende ise asil sade bir duruş ve içten sıcak bir gülümseme. Tanrı seni “cross” kalemle çizmiş asortik kadın. Diğer insanları çizerken neden kalemi bitmiş?

Garson geliyor. Ben 70’lik arjantin biramı ısmarlıyorum. Sen ise armut püresi ilaveli bacardi mojitonu. Alkoller de geldiğine göre artık muhabbet başlayabilir. İlgi hep üzerinde olmalı değil mi asortik kadın? Evde tek başına kaldığın zamanlarda yaşadığın histeri krizlerini kesinlikle yansıtmamalısın; çünkü bunlar seni güçsüz gösterir. Duygularını saklamalısın her zaman. Her şeyi abartmayı ne kadar da çok seviyorsun. Bunu yarım saattir anlattığın en güzel çantayı seçememe temalı manifestondan anlıyorum. Üretken, çilekeş ve kredi kartlarını ödeyen baban bu anlattıklarını biliyor mu asortik kadın? Dayanamıyorum. Lavaboya gitmek için izin istiyorum.

Sessizliği hiç sevmiyorsun değil mi? Sessizlik senin için bir kaybediş, bir yıkım. Sana sessizliğin soyluluğunu ve erdemini öğretmemişler. Eğer bir grup toplanıyorsa sessizlik yasaklanmalı. Hemen söz alıp hava durumundan bahsediyorsun bir sessizlik anında. Benim havam her zaman parçalı bulutluyken sen de neden her zaman şimsekler çakıyor? Her susuşta daldan dala atlaman bu yüzden değil mi? Yoksa susunca histerik duyguların mı kabarıyor asortik kadın.

O güzel ellerinle slim sigara içiyorsun. Markası önemli değil slim olsun yeter. Sigarayı ağzına götürüyorsun dumanı içeri çekerken kül kısmı havalanıyor. Sigaranın alevi havada daireler çiziyor. Sonra da çeneni yukarı kaldırıp dumanını üflüyorsun. Sanki dünyayı kurtarıyorsun. Tebrikler!

Muhabbet tıkanıyor bir yerde. Sıran bana geliyor. Yeni trend eye linerla boyadığın şuh gözlerin bana dönüyor. “Arkadaşın da pek sessiz sakin” kelimeleri dökülüyor o güzel dudaklarından. Biliyorum asortik kadın senin o “kainat” güzelliğinden çekindiğimi sanıyorsun. Gözlerin anlatıyor herşeyi. Sanıyorsun ki titremem senin dünya dışı güzelliğinden duyduğum heyecan. Ama, maalesef yanılıyorsun asortik kadın. Bu terli ve titrek halim senin boş güzelliğinden değil. Biz bu dünyayı kurşun kalemlerle boyadık. Sevemedim seni asortik kadın. Hem de hiç. Cevap verdim:

“Neden boşalttın bu kadar içini.”
Şaşkın şaşkın suratıma baktın.
“Dedim ya asortik kadın sevemedim seni. Şunu unutma ki bende sana dair olsa olsa en fazla bir tosbir olur. Onu da biraz önce lavabo da harcadım. Bu ter, titreme ondandır. Lütfen daha fazla şaşırma.”

11 Kasım 2010 Perşembe

Stockholm Sendromu Aşıkları

"Aga boşver çalışmak iyidir; hayatı düzene giriyor insanın."
"Çalış abi çalış evde oturunca geç yatıp erken kalkıyorsun, yemek yeme düzenin bozuluyor."
"Evde oturmaktan psikolojisi bozuluyor insanın."
Ve nice mesnetsiz iddialar kulağıma çalınıyor. Algıda seçici değilmişim demek ki bunca zamandır. Çalışmaya başladığımdan beri hayatıma getirdikleri ve hayatımdan götürdükleri ile fazla ilgilenmiyordum. Daha çok adaptasyon evresinin yarattığı şok halimdeydim diyebilirim. Ancak yavaş yavaş durumu tartmaya başlıyorum ve bu "düzen" aşkı içindeki stockholm sendromu aşıklarına acıyla bakıyorum.

Hayatlarına istedikleri gibi yön veremeyip neyi, niçin, nasıl, ne zaman yapacağını bilemeyenler. Siz kafasına vurulmadıkça ne yöne gideceğine karar veremeyenler. Çalışmak sizin için biçilmiş kaftan. Çünkü otorite size ne yapcağınızı nasıl yaşayacağınızı dolaylı yoldan öğretiyor, din gibi ahlak gibi doğrudan hedef göstermeksizin ebenize atlayarak gösteriyor kendi bildiği doğru yolu.

Tek tema yeterli tüm bunlar için: İşlerin yetişmesi.

Hayatın yetişecek olan işler üzerine kuruluyor. Sabah işe geliyorsun akşam düzene göre evine dönüyorsun; ne zaman iş biterse.
Yemekler de düzene göre işliyor; 12.30 - 13.30 arasını dilediğince yemeğe harca ama dinlenmek, kahve içmek ya da hava almak da bu düzenin içinde o yüzden yemeğini 15 dakika içinde hızlıca yutup diğerlerine de bu düzende vakit ayırmalısın.
Oturma düzeni de fena değil hani evde düzensiz olan. Günde minimum, brüt 10 saat kabaca da 8 buçuk saat oturuyorsun aynı ekrana bakarak; T.V. gibi kumanda elinde o beğenmediğin kadın programlarını zaplayarak stres atmana bile fırsat yok, aynı boktan hücrelerin olduğu excel dosyasında "sanat eserleri" yaratmak zorundasın. Bu düzendeki en büyük hobin düzenli olarak saçma haberlerin yer aldığı gazete sayfalarını ziyaret etmek oluyor.
Psikolojim de çok feci düzene ayak uydurdu. Ben insanları, insanlar beni sikebilmenin türlü bin türlü yolunu deniyorlar. Çok sağlıklı ilişki yumaklarımız var; sanal alemde yüz yüze gelmeden, telefon ve mail aracılığıyla düzenli düzüşüyoruz. Maillerde bazen alta ben geçiyorum bazen de üste çıkıp horse-riding takılıyorum.
Uyku düzeni de baya başarılı, imanı sikilen insan gördüğü her noktada uyuyor, yaşam faaliyetlerini devam ettirebilmek için düzenli yaşamın büyük bir lütfu olan erken uyumayı tercih ediyorum.

Ah sizi gidi düzen meraklıları. Bok var düzen düzen diye yanıp tutuşuyorsunuz. Bizim millet göt meraklısı. Düzen istiyorum diye bağırsanız Taksim Meydanı'nda talipliniz çok olurdu. Niye kulaktan kulağa zehrinizi bana yayıyorsunuz.

Evet düzen bana da yaradı, arada kabızlık çeken ben artık sabahları stresten, çay ve kahve içmekten gayet rahat isalimsi sıçabiliyorum. İş yerimin düzeni gül açtırmasada rahatlatıyor.

8 Kasım 2010 Pazartesi

No Country for "Andons"

Körelttiğim faşizan duygularım kabarıyor.

Ben, insanlara olan saygımı, duruşumu ve düşüncelerimi hümanizmin kollarına bırakmışken onlar beni bundan vazgeçmeye zorluyorlar.

Koskoca birgün, tamamı kafasını çalıştırması gereken birinin kafasını çalıştıramaması ve histeri nöbetleri geçirmesi sebebiyle onun yapması gereken iş yolunda gitsin diye tarafımdan yapılması ve takip edilmesi ile geçti. İşe yeni giren ben, genç ve tecrübesiz olan ben, panik yapması gereken ben iken nedir bu duruma sebebiyet veren şey. En ilkel yargım demem yersiz olacak zira bu sıfatı addetmeden önce baya düşünüp tarttım; benden önce var olan ve doğası gereği kullandığı aletin uzmanı olması, bilgisini refleks haline getirmesi gereken biri hala ezberin dışına çıkıldığında ne yapacağım diye elleri titreyerek bana bakıyorsa kusura bakmasın ama "andon" olarak anılmayı hak ediyordur. Olayı kişiselleştirdiğimi veya sinirlendiğim için bunları yazdığımı sanmak ise tamamiyle yanılgı yaratacaktır, tarafıma danışılmasını ve bu olay karşısında kafamı kullanarak ortalamanın dışında kalan bu basit sorunu sakince göğüs kontrolü akabinde ayak içi ile önündekine pas çıkarmamı sağlayan mühendislik temel bilgi, beceri, görgü ve önsezilerim bu durumun tespiti olarak "andon"luk kavramını uygun bulmuştur.


Şimdi soruyorum, fezaya çıkılmayacak bir problemde ya kendini zorlamıyorsan ya da üstüne kalacak ilk kalan ihalede dünya yıkılıyormuşçasına feryat figan ediyorsan kusura bakma ama sen bulunduğun yeri hak etmiyorsun demektir. Sen yapacağın iş için benden icazet alacaksan, yapılacak yanlışların için sorumlu arıyor, bir problem olursa diye yanına ortak arıyorsan herhalde bir ara müdürün olmayı düşünmem gerek ve emin ol ki müdürün olduğum takdirde bu kadar nazik olmayacağımdır.

Bugün gösterdiğim yumuşak karınlılık tamamiyle iş ahlakı ile o anki işin sorumluluğu bende olmamasına karşı yarın ortaya çıkacak sonuç bana da dokunacağı üzere işlerin yolunda gitmesi adına yapılmış fedakarlığı içermektedir. Bugün histeri nöbetleri geçiren "alt insan", bilinçaltının derinliklerinde neler yaşıyorsun bilemiyorum ama cinsiyetin gereği benden daha komplike düşünce yapısına sahip olduğunu ve dolayısıyla zihninin, çıkarları doğrultusunda bedenine bu yönde hükmedebileceğine ben bile inanamıyorum. Gayet düz mantıkla söyleyebilirim ki bugün sen acz içindeydin ve "yapamıyorum, nolur yardım et" derken gözümün önünde kıvranıyordun.

Yine körelttiğim düşüncelerim bilendiler ve fırından sıcak sıcak çıktılar. O zaman fırını soğutmamak lazım...

5 Kasım 2010 Cuma

5 Kasım

Devletlerin birbirini ezmeye çalıştıkları, ikinci dünya savaşında güçleri tükendiği için birbirlerinden hırslarını alamadıkları bir dünyada, kişisel özgürlüklerin ve fikirlerin tamamen kontrol altında tutulması gerektiğini savunan devlet anlayışıyla yoğrulan 80’lerde, Alan Moore ve David Lloyd anarşizme farklı bir bakış açısıyla yaklaşarak V for Vendetta’yı yarattı. 80’li yıllardan 1998 İngiltere’sine daha yıllarca soğuk savaş baskısı altında olacaklarına inanarak baktılar. Kafalarında canlandırdıkları dünyada hükümetler vatandaş devlet için vardır anlayışıyla, farklı fikirlerin yer almasına tahammül edemeyen bir yönetimle insanları ezmekteydi. Alan Moore’un yarattığı yakın gelecek İngiltere’sinde bu baskı toplumunda neler vardı başka? Toplumun koyun sürüsü gibi hareket etmesini sağlayan bu kontrolü belirli bir üst grubun eline veren neydi peki?

Korkunun Gücü...

V for Vendetta’nın vuruculuğundaki en büyük etkenler yansıttığı dünyadaki iyi olarak algıladığımızın savaştığı karşıt gücün kötülüğü ve bu kötülüğün akıl almaz gücüydü. Kötü neden kötüydü ve kime göre kötüydü? Sorunun cevabı basitti toplum aslında bir kötü görmüyordu. Toplum için bir kötülük yapanda yoktu o zaman. Çünkü toplum kendi elleriyle yaratmıştı bu imparatorluğu, kendi gücünü, tüm iradesini “büyük bir çoğunlukla” kendisi vermişti bir grup aristokrata. Toplum üst üste gelen felaketlerden bıkmış, bunalmış ve en temel iç güdüsüne, neslini devam ettirme güdüsüne yenilmişti. Salgınlar okullarında vurmuştu en savunmasız olanları. Ölüm sadece işten evine gitmek isteyenleri bulmuştu. Toplumda başlayan ölüm korkusu ve güven duygusuna olan hasret kendi özgürlüklerini teslim etmelerini sağlamıştı. Korkan insanlar kendiliğinden teslim etmişlerdi özgürlüklerini. O yüzden bir kötü yoktu, kötü olduğunu kabul etmek olanlardan kendini sorumlu tutmak demekti.

Sadece gözü kapalı olmayana, sorana, düşünene ve sesini çıkarana vardı kötü. Özgürlüklerini geri isteyen farklı düşünenlerin tepesindeydi devlet. Yasaklı kitaplara sahip olan, devletin dinine inanmayan, devletine itiat etmeyen devletin düşmanıydı. Devletin ise gücünün bir sınırı yoktu. Tüm iletişim ve haberleşme devletin elindeydi. Medyada tek bir doğru vardı. O da en tepede yer alan neye doğru diyorsa oydu. Belirli bir saaten sonra dışarı çıkmak yasaktı çoğu gece. Zaten üretime katkısı olması gereken sabah işine gidip bir tutam “elitin” elinde bulunan ekonomide normal vatandaşın ne işi vardı geç saatlerde dışarda. Gece belirli bir saatten sonra insanlar için televizyonda yoktu. Çünkü televizyon cinselliği de öldürürdü. Sabah işine gidip üretime katkıda bulunacak vatandaş gece de erken yatarak toplumun geleceği için çocuk yapmalıydı(3 tane). Evde de eleştirilemiyordu devlet zira heryer özel oluşturulan sistemlerle dinleniyordu. Tanrının Babil kulesinde yaptığına benzer bir uygulamaydı aslında. Tanrı Babil Kulesi’nin kendine yaklaştığını görünce kuleyi yapmaya çalışanların her birinin konuştuğu dili değiştirmişti. Dik kafalı kulları anlaşamamışlardı ve devam edememişlerdi inşaata. Burda yapılan ise çok benzerdi. Aynı fikirden olanlar direk olarak koparılıyorlardı bulundukları toplumdan. Çünkü aynı dili konuşmaya başlarlarsa devlet ne olacağını çok iyi biliyordu.

Uyanış ve İntikam...

İşte böyle bir dünyada birinin çıkıpta parmağını uzatması ve “Bunlar kötü adamlar” diye bağırması yetmiyordu. Çünkü insanlar, normal insanlar parmağını uzatıp bağıranları düşman diye biliyordu. O yüzden kahramanımızın bir ekibi, onu destekleyen kimsesi olamazdı. Toplumdan ayrılmış çatlak verme ihtimali olan bir grupla başarıya ulaşamazdı, kötüyü yenemezdi. Sistem varolduğu sürece sistemin içinde yeralan herkes onunda düşmanıydı. Ama saldırması gereken düşmanı iyi seçmeliydi ve “doğru bir dille” bunu anlatmalıydı. Gözleri kör olan adalete saldırdı önce. Sonrasında ise tek bir duyuru yaptı. Şanslıysa ilk seferde birkaç kişinin gözü açılacaktı. Sonra yavaş yavaş tüm topluma ulaşacak ve toplumun kendi elleriyle yarattığı canavarları alt edecekti.

5 Kasım 1605...

Alan Moore bu hikayeyi yazarken ilham aldığı yada başlangıç olarak kabul ettiği olay “Gun Powder Treason Plot” olarak geçen Guy Fawkes ve arkadaşı Robert Catesby’nin önderlik ettiği bir suikast girişimidir. 1593’te 23 yaşında Katolik olmayı seçerek İspanyol ordusuna katılan Guy Fawkes, 1604’te İngiltere’ye döndüğünde Protestan olan Kral I. James ve kraliyet ailesinin elit bir aristokrat kesimle birlikte toplumu ezdiklerini görmüş ve arkadaşlarıyla birlikte her sene ekim veya kasım ayında yapılan aristokrasi toplantılarında Parlamento Binasını barut dolu fıçılarla havaya uçurmaya çalışmıştır. Parlamento’da kiraladıkları mahsende barut fıçılarının nöbetini tutan Fawkes kendi grubundan bir arkadaşının parlamentoda çalışan tanıdığına 5 Kasım günü parlamentoya gelmemesini mektupla bildirince kıskıvrak yakalanmıştır. İşkence edilerek suç ortaklarının isimlerini söylemeye zorlanan Guy Fawkes 31 Ocak 1606’da halk önünde asılarak idam edilmiştir. Hersene 5 kasımda İngiltere’de Bonfire Night olarak parlamentonun patlatılamaması kutlanmaktadır. Guy Fawkes ve arkadaşlarının göstedikleri bu cesaret dolu davranış her ne kadar dini unsurlar içersede demokrasi için önemli bir başlangıçtır.

kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Guy_Fawkes

Özgürlüğün Ülkesi...

Her ne kadar 5 Kasım İngilizlerin eğlenerek kutladığı bir gece olsa da bizler 5 Kasım’ın neler dediğini, Alan Moore’un gördüğü karanlık düşün gerçekleşip gerçekleşmediğini sorgulamalıyız. Üzerimizde oluşan ve sırtımızda yükselen korku imparatorluğu “çoğunluğumuzun” kendi eliyle oluşturduğunu farketmeliyiz. Sesini yükselten apar topar alınıyor evinden, farklı olanların ses kayıtları çıkıyor bir yerlerden, internette eleştiri yapanların memuriyetleri yanıyor çıra gibi. Farklı olunmaya izin verilmiyor.

“Remember, remember the Fifth of November,

The Gunpowder Treason and Plot,

I know of no reason

Why the Gunpowder Treason

Should ever be forgot.”

“Hatırla, hatırla

5 kasım gecesini hatırla

Patlamayı, ihaneti ve komployu

Bu ihaneti unutmak için hiçbir sebep göremiyorum “

4 Kasım 2010 Perşembe

Sıçmak...

Birçok insan evi dışında umumi yerlere sıçamaz. Dübürleri bağlanır. Ben ise o her yere sıçabilen şanslı azınlıktanım. Delik gördüğüm yere bırakırım. Yaşım epey ilerledi. Nereyi koklasam burnuma bok ve toprak kokusu geliyor. Bir ayağım çukurda. Yaş ilerleyince biyolojik saat mükemmel çalışır. Mesela benim konsolosluk saatim sabahlarıdır. Eğer evden erken çıkmak zorunda kalırsam başka yerde konsolosluğa uğruyorum. Bu tuvalet hikayelerimden yalnızca biri.

Bilenler bilir okulumuzun en üst katı kodamanlara ayrılmıştır. Güzel parkeler, mükemmel manzara, sofistike ortam ve daha niceleri. Bu kattaki tuvalet her gün çamaşır suyu, klorak ve yüzey temizleyicileri ile temizlenir. Yetmez tuvaleti temizleyen amca tuvalet fayansını baştan aşağıya kütür kütür yalar. Ancak, o tuvaletin kapısı ne hikmetse her zaman kilitlidir.

Diğer katlardaki tuvaletler berbat durumdadır. Okul yönetimi amonyak kokusunun zihinleri açtığını düşünerek bu tuvaletleri temizletmezler. Böylece amonyağı bütün benliğiyle içine çeken üretken bedenler daha çok çalşır ve bilime büyük katkı sağlarlar.

Bugün yine en üst kata çıktım ve kapıyı yokladım. Yine kilitliydi. Anahtarı istemek için o kattaki kantine gittim. Yoldan geçenlere o anahtarı vermeyecekleri için hamili kart yakınımı kullanmak zorunda kaldım: " Ben filanca hocanın öğrencisiyim ve sıçmam gerekiyor. Anahtarı alabilir miyim?". Sorgusuz sualsiz anahtarı aldım. Dış kapıyı açtım ve içerden kapıyı tekrar kilitledim. Sonrasında erkekler tarafının kapısından girip sürecin "input" fazına ilk adımımı attım.

Sürecin kara kutu aşamasında dış kapı açıldı demek ki aciz bünyem kapıyı tam olarak kilitleyememişti. Sonrasında anahtar içeriden alındı ve iki kez kilit sesi geldi. Süreç devam ettiği için müdahale edemedim. Dışarı çıktığımda dış kapı açıktı kilitlenmemişti. Ancak, anahtar bıraktığım yerde değildi. İşinin ehli bir tuvalet bekçisi anahtara el koymuştu.

Kolidora çıkınca başka bir bekçiyle karşılaştım. Benim nasıl olup da o banka kasası gibi korunan tuvalete girebildiğimi sorguladı. Ben de hemen hamili kartımı kullandım. Devletin içinde devletten çok devletçi vardır işte. Anne, babalarımızdan ve harçlarımızdan alınan paralar en üst kattaki tuvaletleri püri pak eder ; ancak herkes o kapıyı açamaz.

Bunları ona söylemedim tabi çünkü anlayamazdı. Sonrasından neden aşağı kattaki tuvalete sıçmadığımı sordu. Ben de bu katın daha temiz olduğunu söyledim. Amca pisliğin içerisinde yaşamaya alıştığı için aşağı katın daha temiz olduğunu söyledi. Ben de ilk golümü attım: " Bu tuvaleti müze olarak kullanıyorsunuz heralde! "

Sonrasında kantine geri döndüm ve bir çay siparişi verdim. Kadın beni tanıdı ve anahtarın nerede olduğunu sordu. Ben de usta ellerin bir anda anahtarı aldığını ve ortadan kaybolduğunu söyledim. Büyük ihtimalle anahtarı alan sizin elemanınızdı dedim. Kadın da eğer anahtar kaybolursa bu senin mesuliyetin dedi. Bu nasıl bir zihniyetti? Neydi bu anahtarın kutsallığı? Ben de tarihin tozlu sayfalarına geçecek olan o sözü söyledim:

"Eğer anahtar çalınırsa mesuliyetini seve seve üzerime alırım. Ancak, nasıl bir zihniyet bir tuvalet anahtarını iç etmek ister onu anlayabilmiş değilim. O yüzden merak etmeyin anahtar en kısa zamanda elinizde olacak."

Büyük bir sessizlik oldu. Kadın bir an titredi ve ellerinden kayan çay çilekeş bedenini yaktı. Tarih uzun süredir böyle bir ana tanık olmamıştı. Biraz önce masalarında sakin sakin oturan profesörler sandalyelerinden fırlayıp beni omuzlarının üzerine aldılar. Sanki yıllardır bu seramoniyi bekliyor gibiydiler. Sanki yeni bir güneş doğuyor, yer çatırdıyor ve yeryüzünün bütün pislikleri bu delikten içeri akıyordu.

Beni alt-orta kesime ayar verme anabilim dalı fahri doktora ünvanıyla ödüllendirmek istediler. Mağrur ve onurlu bir edayla ödülü reddettim. Çünkü, bundan böyle eğitim hayatım "master"-basyondan ileriye gidemeyecekti. Kararlıydım. Boynu bükük ama soylu bir edayla mekanı terk ettim. Arkamda bıraktığım yalvarışları hala duyarak...