20 Aralık 2010 Pazartesi
Ah, Minel Aşk!
Çevremde gencecik insanlar evleniyor. Daha kendini bile tanıyamayan bu insanlar "ruh ikizleri"yle hayatlarını birleştiriyor. Gökten düşen elmaların hepsi tükendiğinde "biz birbirimizi tanıyamamışız" diyerek soylu ve mükemmel birlikteliklerini sonlandırıyorlar. Olan tabiki de ortada kalan çocuklara oluyor. Zaten ölüm döşeğindeki toplum son altın vuruşunu kendi kendine yapıyor. Bütün bunlar yetmezmiş gibi topraklarından lanetlenen proje insanlar çevrelerindeki iyi insanlara zehirlerini akıtmaya çalışıyor. Büyük yıkım başlıyor.
İstatistiği severim ama midemi bulandıranlarla pek ilgilenmem. Ancak, evliliklerin yüzde kaçının temel ihtiyaçları gidermek üzerine kurulduğunu az çok tahmin edebiliriz. Bütüne yakın bu oran artık geçerliliğini yitiriyor. Zira, modernite insanı yalnızlaştırıp tektipleştiriyor. Belki de bunun tek olumlu tarafı evlilik üzerine. Kimsenin yemeğimizi yapmasına muhtaç değiliz. Artık internet sayesinde annelerimizden daha güzel pilavlar yapıyoruz. Yüz yılın icadı mikro dalga fırınlarımız var. Önümüze sıcak yemeği onlar koyuyor. Çamaşırlarımızı köyümüzün deresinde değil çamaşır makinelerinde yıkıyoruz. Hepimiz bulaşık makinesine tapıyoruz. Gün aşırı düğmesine basıp ibadetimizi gerçekleştiriyoruz. En önemlisi de artık küçük evliliklerimizi temizlikçi kadınlarla yapıyoruz. Sabah aşkımızı temizlik malzemeleriyle içeri alıyor; hiç dırdırını çekmeden akşam kapı dışarı ediyoruz.
İşte size modernizmin birbirine uzak ancak birliktelik konusunda etkileşen iki ucu. Bir uçurumda ancak kırklı yaşlarında kendisini tamamlayabileceğine inanılan ham insan evlilik üzerine yaptığı hatalarla toplumu baltalıyor. Diğerinde ise edindiğimiz yenilikler artık bizi büyük hatalar yapmaktan kurtarıyor. Kendini arayan insan artık daha fazla okuyup, üretip, düşünüyor ve ayakları kendi yanlızlık kayalıklarına daha güçlü tutunuyor.
Unutmadan! Evliliklerin çoğu yasal olarak sevişebilmek için yapılıyor. Yalnızlaşan insan cinsel ihtiyaçlarını gidermekte zorlanıyor. Ancak, bu sorun için asırlık bir çözüm mevcut. Bizim tariflerimiz öyle kilo ile litre ile değil. Bardakla kaşıkla: çözüm elinize bir dirsek mesafesi kadar yakın.
Not: Yazım sitemizin isim babası yazarımız Oblomov'un doğum günü hediyesidir. Daha nice serbest düşüncelere!
19 Aralık 2010 Pazar
Aylaklığa Övgü'den

"Entellektüellerin yapacağı işi, amaçları bu entellektüellere -tehlikeli değilse bile- saçma görünebilen hükümetler ya da zenginler emreder ve ücretlerini de yine onlar öder. Ne var ki, kinizm bu entellektüellerin vicdanlarını duruma uydurabilmelerini sağlar. Gerçi iktidar sahiplerinin her bakımdan hayranlık duyulacak cinsten bir uğraş istediği zamanlar olduğu da doğrudur; bu uğraş türleri içinde en önemlisi bilim, ikincisi de, Amerika'da, kamu mimarisidir. Ama bir adamın eğitimi sadece kitap sınırları içinde kalmışsa -ki çoğunlukla böyle olmaktadır- o adam yirmi iki yaşına geldiğinde, epeyce bilgili olduğu halde, bilgisini kendince önemli bir yolda uygulayamadığını görür. Bilim adamları Batı'da bile kinik değillerdir, zira bunlar akıl, zeka ve bilgilerinin en değerli yanlarını toplumun tam onayı ile uygulayabilmektedir; ne var ki, onlar bu anlamda, modern entellektüeller arasında olağanüstü denecek kadar talihli sayılırlar.Eğer tanı doğruysa, modern kinizm sadece vaaz vermekle ya da gençlerin önüne, bu gençlerin vaizleriyle hocalarının fersude kör inançlar deposu içinden seçtikleri daha iyi ülküler koymakla sağaltılamaz. Sağaltım, ancak entellektüellerin yaratıcı dürtülerini cisimlendirecek bir meslek bulabilmeleriyle gerçekleşecektir."
16 Aralık 2010 Perşembe
Tek Sıkımlık
İşssizlik aldı başını gidiyor. Eylemlere katılıp yumurta atmaktan, biber gazı ve cop darbelerinden nasibimize düşeni almaktan başka çok da alternatifimiz yok. Beni rahatsız eden bu makro problem de değil. Bunun akabinde ve devamında yer alan gündelik hayata ilişkin iç burkan detaylardan biri var. İş görüşmeleri ve bu görüşmelerde senin hakkında hüküm veren, ekmeğinle oynayan insanların doğurduğu faşizan dünya bakışı.
İş hayatı denk güçlerin kapıştığı alandır. Ya da besiye çekilip sikleti tuttuğunda ringe çıkabileceklerin gladyatörlerden feyz aldıkları arenadır. Bunun dışındakilere arenanın kapısı kapalıdır. İçerdekiler avcıdır. Gladyatörler misali birlikte oturup birlikte kalkar ama arenaya çıktıklarında ölüm kalım savaşı verenlerdir. Kapının dışında kalanlar ise avdır. Hayatta kaldıkları sürece nice avcıların şovlarını ibretle izlemek, başka avcıların belki tenezzül etmedikleri, görmedikleri kadar önemsiz olmak kaderleri olacaktır.
İş mülakatlarinde karşındaki kafa sallayan otomatikleşen insan müsveddesi seni kategorize eder. Sosyal ilişkilerinde aktif, girişken, dominant bıdı bıdı diye ufak notlar alır senin sınıflandırmana ilişkin. Empati kurmaktan aciz “iş profesyonelleri” insanların cemaziyülevvellerini bilirmişçesine ahkam kesmekte kendilerinde beis görmezler. Eeee ne de olsa aynı çevrenin insanlarıdır bunlar. Bektaşi’nin dediği gibi herkesi kendileri gibi bilirler.
Neden beynini aldırmış gibi yaşayan veya aileden tuzu kuru yavşak insanların iş hayatında tercih edildiğinin de cevabı bu insanlardır. İçleri boş olmuş olmamış uzun vadede kapının dışındakilerden daha iyi olup olamayacakları tartışılmadan profilden kazanırlar bunlar. Görüşmede özgüvenle sırıtır, kaypakça teklemeden konuşurlar. Onlar için her şey basittir. Hep ne yapar ne eder hallederler. Allem eder kallem eder alltan girer üstten çıkar kendilerine hayran bırakırlar. Korkuları yoktur. Hayatta kendilerine açılacak sonsuz tane kapı, statü sahibi ailesinin çevresi ya da okuduğu okulda bir süre etrafı süzdükten sonra kendisine benzer aurayı paylaştığı hijyenik insanlar çevresinde çoktan cemaatleşmeye başlamıştır bile.
Kapının dışında kalan öyle midir. Hayatta hep namlusunda tek atımlık mermiyle dolaşmaya alışmıştır. Boş teneke gibi çok ses çıkarmaktansa son mermiyi atacağı doğru yeri tespit etmek için hep etrafını dinlemiştir. Heyecanlı anlarda mermiyi atacağı hedefi şaşmamak için nefesini tutmuş, kendi iç sesini bile susturmuştur, nefesini tutarken yaşadığını unutmuştur. Bu adam için her mülakat merminin namluya sürüldüğü andır. O empati yoksunu iş görüşmesini yapan çakma hümanist kafasını sallayıp seni anladığını ifade ederken sadece seni kafasındaki kriterlere göre bir kalıba oturtturabilmesinden dolayı kendisini onaylamaktadır. Ne de olsa seni anlama kaygısı yoktur, sadece kendi mezun olduğu üniversitelerinin psikoloji, ÇEKO bıdı bıdı bölümlerine girerken ileride mesleğinden ve gelişiminden bağımsız bir şekilde hayatını sürdürebilecek rahatlığa daha lise yıllarında kantinde 2 hamburger 1 kola diğer teneffüslerde de sosisli yerken ertesi gün cebinde kalacak harçlık miktarını düşünmeyecek arkadaşlarının profilindeki adamları aramakla mükelleftir.
Oysa o an karşısında duran ve burun büktüğü daha beşinci dakikada “bu pozisyona bu olmaz” diye yaftaladığı, yekten kestirip attığı adam öyle midir? Kantinde ötekiler bir şeyler alırken kuyruğun arkasında sınırsız sayıdaki tüketim alternatifini kafasından geçirmektedir. Öndekiler kuru kalabalık içinde “ses çıkarırken” o arkada susmaktadır, düşünmektedir. Tıpkı şu an karşında olduğu gibi. Hayatının sürekliliği içerisinde küçük hesapların adamıdır, sabahları okula kaç aktarma ile minimum maliyete giderim diye düşünürken, beğendiğiniz “aksiyon insanları”, “proje üretici yaratıcı insanlar” dolmuşa binme “fikrini ortaya atmakta” hiç sıkıntı çekmezler.
Kapının dışındaki sustukça içine dönmüş, içine döndükçe hayata bakış açısı daralmış, beklentisi azalmış kaderine razı olmuştur. Neyin nasıl olduğunu çok iyi bilse bile hayatı boyunca çektiği kaynak sıkıntısı mülakattaki “şöyle bıdı bıdı sikko bir durumda ne yapardınız” sorusuna normal koşullar altında geçerli olacak farazi cevabı vermesine engel olur. Susarken kafasından yıllar yılı yaptığı küçük hesaplar geçer. Her cümlesine “mümkünse, fırsat verilirse” diye başlaması kalem tutan muktedirin elinde bir eksiye daha dönüşür. Hayata ilişkin tanımladığı her “condition” a karşılık avcımız tek alternatifle yaklaşır. Hep “sonuç odaklıdır”. Lisede kol gibi maliyetli ödevlerde babası hemen gerekli malzemeyi tedarik etmiştir, dersten beş almak boş kaleye gol atmak kadar kolay olmuştur. O yüzden onun kitabında “duruma göre” davranmak davranışı gelişmemiştir. Bir türlü istediğini almayı becerme tavrı gelişmiştir. Nitekim o odadan bakkaldan sakız alır gibi işi alır çıkar.
Sözüm sana. Bırak o tuttuğun nefesi artık. Yetmedi mi düşünmenin sessizliği. İçine sindikçe korkuyor, korktukça daha da siniyorsun. Kaybedebileceğin ne kaldığını düşün, düşün de son mermini sık artık.
Ya hedefi vurursun ya da mermi senin yerine sessizliği yırtar geçer, tıpkı acı feryât gibi.
15 Aralık 2010 Çarşamba
Öğrenim Kredisi Geri Ödemesi Düzenlemesi
14 Aralık 2010 Salı
Seksi Fotoğrafları için Tıklayınız!
Ama olsun biz yine de seksi resimleri için tıklayalım.
Çok Sosyal Ağlar
13 Aralık 2010 Pazartesi
Yağmur İmgelemi
Son dakikaya sıkışan ufak ama atlanmaması gereken ayrıntılar. Günde 10 saat hareketsiz oturmanın 4 ayda verdiği nefes darlığı ve derinliksiz ama frekansı yüksek soluklanmalar artık kendimi parka atma zamanının geldiğinin habercisi. Mesai sonunda hava gün saat sıcaklık yoğunluk gibi çevresel faktörlere bakmaksızın telefonumda ajandaya kaydedilmiş "Parkta koş" notu hatırlatmadan ziyade emir kipinde.
Kaçar yol yok.
Saat 18.55 eve varış. Annem yemek sofrasını kurmuş beni bekliyor. Günün kısa özeti; gelenler gidenler arayanlar soranlar ölenler kalanlar...Kafa emme basma tulumba modunda kulak ise tekiyle önemli kelimeleri algıda seçicilikle yakalamanın peşinde.
"Ben parka koşmaya gidiyorum anne."
"Oğlum seller gidecekmiş ne işin var."
...
Yoldayım. Kısa pantolonum penyem üstümde ayaklar hızlanmış nefes fellik fellik tempo aranıyor. Ayaklarım yolu ezberlemiş ilk sol ilk sağ ilk sol Özgürlük Parkı'nı kaçırmana imkân yok.
Ritüel belli son 3 yıldır. 4 tur koşu. Her tur 300 metre jogging 900 metre tempolu koşu durmak yok 4800 yapana kadar.
Park klasik bir temmuz gününden farklı, ne hava çok sıcak ne park kalabalık hatta güneş ortalıkta yok.
Lanet olsun onca zamanda kazandığım kondisyon yerlerde. Solumak için ağzımı ve burnumu kullanmam yetmiyor. Tempo ayakta kalmaya ayarlı, vücut fazlasına elvermiyor. Ah diyorum.
"Bir sene önce olsa tozu dumana katardım."
Üçüncü turdayım ayaklarım iyice ağırlaşmış, pist asfalt olsa oraya yapışmışlar diyeceğim, toprağa gömülüyor gibi hissediyorum. Vücut koordinasyonum son demlerini yaşıyor. Gövde kontrolsüz, kollar bacaklar da gövdeden bağımsız salınımda.
Üçüncü tur biterken ilk zerrecikleri sırtımda hissediyorum.
"Yağacak galiba."
Dördüncü tur başlarken jogu artık gözü kapalı atar haldeyim. Terden sırılsıklam olmuş başımda hissettiğim pıtırtılar beynimi uyandırıyor. Yağmur yağıyor hem de en tatlısından, yaz yağmuru. Az önce kapalı ile açık arası önümü görmeye odaklı gözlerimi açıyorum. Neler olup bittğini görmek için etrafıma bakınıyorum. İnsanlar çil yavrusu gibi dağılmışlar, koca parkta 10 15 kişi var yok. 45 dakikadır karşılaştığım insanlar da artık benim gibi son turlarındalar, benden tek farkları ıslanmaktan korkuyorlar ya da sevmiyorlar. Oysa kuru olan ıslanır, şu halde ıslanma eylemini zihnimin zabıtaları es geçiyor.
Ağaçların altından geçerken resmen hava kararıyor. Üstümde yapraklardan seken yağmur damlalarının sesi. İki adım sonra tekrar hafif karartılı sessiz toprak parkur. Kafamdan süzülen sular kaşlarımın arasından kirpiklerimin içine süzülüyor. Gözlerim kısık olmasına rağmen önüm puslu. Yardıma ihtiyacım var. Bileklikler imdadıma yetişiyor, dünyam berraklaşıyor.
Yorgunluktan mı yoksa ilahi bir dürtüyle mi başımı yere değil havaya kaldırarak koşuyorum bilmiyorum. Parkta kimse kalmadı neredeyse, önüme çıkan olma olasılığı düşük. Düşünmüyorum, 4 yaşındaki çocuklar misali paldır küldür gidiyorum.
İlk damlalarda zayıfca zuhur eden çimenin kokusu iyice keskinleşiyor. Her soluk alış verişimde içimde hissediyorum. Bu kokular, toprağın yumuşaklığı, başımda hissettiğim damlacıklar, gözlerimdeki pus hepsi terapi etkisi yaratıyor yetmezmiş gibi yağmur algılarımla da oynuyor. Zamanda değil ama mekanda gitgeller yaşıyorum. Bir anda Feneryolu'ndan Londra'ya gitmiş olabilir miyim diyorum, yoksa Hyde Park da burası benim mi haberim yok. Yanımdan tek tük geçenlerden biri o an "Good evening Sir" çekse inanasım var.
Tekrar gözlerim gökyüzünde. Aklıma bugünün Miraç kandili olduğu geliyor. Mübarek hava ne yağdı diyorum. İçimde bir tazelik belki günün anlam ve önemine ithafen şartlanma belki de içgüdüsel paganik bir tavır ama tek bir gerçek var ki o an kendimi "iyi" hissediyorum.
Hava iyice kararıyor. Burnum taze çimen kokusuna alıştı, üstüm sırılsıklam... Anın büyüsü bozuldu, eve koşuyorum hasta olmamak için, bir yandan da kaybolan büyüyü kelimelerle zaptetmek için.
