Phases of Thought

Phases of Thought
Phases of Thought

5 Aralık 2010 Pazar

Moral Activities

Otobüste her zamanki kalabalık ve onun kokusuyla yolculuk ediyordum. Yine bir kitaba gömülüp ortamdan soyutlanmaya çalışıyordum. Otobüs durağa yanaşmıştı. Ben de arka kapıya yakın oturuyordum. Bir yurdum insanı yine "duracak" tuşuna basmamıştı; "kaptan arka kapıyı aç" diye bağırdı. Neyse ki kaptan kapıyı açtı. İlgili kişi defolup gitti. Dikkatim dağılmıştı. Kafamı kaldırdığımda onu gördüm. Deliliği her halinden belli oluyordu. Üstü başı yırtıktı; gözlerinden öfke fışkırıyordu. " Aptala bak tuşa basmayı bile unuttu. Bu ülkenin kafasına taktığı tek bir şey var o da karı! Varsa yoksa karı, başka bir şey düşünemiyoruz!" dedi.

Bir an durdum; aklımdan çeşitli düşünceler geçti. Deli haklıydı. Hem de her harfine kadar. Neredeyse bütün kuşaklar aşkı ve cinselliği yeşilçam filmlerinden öğrenmişti. Pörlek gözlü süt tenli kadınlar yıllarca taptığı erkekleri bekler; eline erkek eli değdi mi yüzleri kızarırdı. Bunu nasıl içselleştirdiğimizi öğrenmek için çevrenizdeki insanlarla konuşun. Hepsi güya uğruna ömürlerini adadıkları kişiden kazık yemiş, çakma gönül yaraları taşımaktadır. Yeşilçam filmlerine özenip hüzünden melankoliye koşmaktadır. Öyle bir dünyadır ki bu bütün "saçlılar" beyaz atlı prens, iyi insanlar ve gönül dostlarıdır. Kel ve kirli sakallılar ise ağızlarından salyaları akan tecavüzcülerdir. Her mecradan salgılanan tabular aseksüel kuşaklar yetiştirmiş. Cinsellik kitleler tarafından ulaşılamaz bir hal almış. Doğal olarak akıları karıdan başka birşey düşünemez olmuştu. Ben de deliye hakkını teslim etmek adına elini öpüp otobüsü terk ettim.

Şükran Moral. Aktivist performans sanatçısı. Gazetelerin baş sayfalarından takip etmişsinizdir. Kendisi ufak bir topluluğun önünde bir bayanla 20 dakika kadar takılmış. Geç boşalmanın 5 dakikayı aşmadığı ülkemizde 20 dakikada kim bilir neler olmuştur. Ayrıntılar 20 dakika boyunca çırılçıplak takılan ikiliye 2 fotoğraf makinası ve bir kamera eşlik ettiği yönünde. Performansa davetli olmama rağmen duyduklarımı anlatabiliyorum. Çünkü, yarı çıplak 2 insanı görüp ilk anda mekanı terkeden insanlar arasındaydım. Ancak, Şükran Moral' e hak verdim.

Performansıyla ilgili açıklamaları gayet ikna edici. Bu çalışmasında "sanat" olarak adlandırabileceğimiz kısım kendisinin de belirttiği gibi izleyicinin performansa verdiği tepkidir. Artık sergilenen performans değil, izleyicinin davranışları taranmalı ve çırakımlar buna göre yapılmalıdır. Zira, önemli olan toplumun bu tabuya karşı olan davranışlarıdır.

Şükran Moral' in diğer çalışmalarınızı incelemenizi tavsiye ederim. Birinde kendisi doğudaki çoklu evliliklere karşı çıkmak için 3 erkekle evlenmiş bir kadın olarak poz veriyor. Diğerinde kadının bir meta olarak satılmasına karşı çıkmak adına karaköye gidiyor. Kadının görsel bir meta olarak kullanılmasına karşı çıkmak adına bacak arasına bir monitör yerleştiriyor.

Tabuları ve çarpıkları sergilemek açısından gayet başarılı çalışmalar. Ancak dediğim gibi son çalışmasını izleyemedim. Ama sanmayın ki ben midesi bulanıp mekanı terk eden azınlığın arasındaydım. Ben esas olarak ilk anda yarı çıplak iki bayanı görüp sergiyi terk eden en yakın lavaboya doğru depar atıp kendi sanatını icra edenlerdenim. Desteğimi de sifonu çekerek gösteriyorum. Ne de olsa ben de o yeşilçam filmlerini izleyip büyüdüm.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Metanın Ruhu

Şık tasarlanmış geniş bir "lounge". Oldukça ferah bir "yaşam alanı". Döşemelerdeki el işçiliği dikkat çekici. Televizyonlarda bizlere ince ince işlenen türden. Bildiğin salon ama lounge denmesi algıda kayma yaşatmayı amaçlıyor. Salon denince akla aileyle oturulan, zemini halı döşeli T.V. karşısında demli çay içilen yer akla gelir. Oysa "lounge" öyle mi, orta - üst sınıf beyaz yaka yaşam tarzı içerisinde sınıf atlama planları, çiğnenmeden yutulmaya çalışılan lokma misali havada duran hayaller zihinlerde. Loş ışık "yüksek nitelik gerektiren işimizin" yorgunluğunu sek viskimizi yudumlarken üstümüzden atmaya yardımcı. Duvarlarda spotlarla dikkatleri üzerine toplayan, önemli olduğu bilinen ama tanınmayan sanatçıların eserleri ve kulaklarda ruhları hafifleten chill-out.

Göz önüne getirince ne kadar da güzel ambiyans, insanın keyif almaması elde değil dediği türden. Bir de şık alımlı bir bayan varsa ortamda konsept tamam. Hoşnut olunması, keyif alınması için gerekli tüm koşullar tamam olmasına karşın eksik olan ne peki. Tembihlenen, dimağlara yüzbinlerce kez kitaplarda, T.V.de, sinemada kazınanları yerine koyduğumuzda eksik olan şey ruh oluyor.

"Yeniyse iyidir; daha pahalıysa daha iyidir; satılıyorsa güvenlidir" mottosuyla zihnimize nakşedilen öğretiler içinde "nefes almamızla" birlikte zihnimizdeki sihirini yitiriyor. Çünkü zihnimizdeki yapı statik, imgeden ibaret, devam etmiyor, duruyor. İçine girdiğimizde kum saati dönüyor ve keyif alma sınavı başlıyor. Kadrajdaki resim karesini statik yapısından kurtarıp ardı ardına akan resim karelerinden film yaratmak için geçişler kurulmaya başlıyor. Tüm bunlarla birlikte duvardaki resime yoğunlaşmak ve daha önce görülen sergilerdeki eserlere benzerliği, hangi akımdan olduğu üzerine kafa patlatmak, hangi tarihte hangi coğrafyada ortaya çıktığı üzerine kafa yormak kaçınılmaz oluyor, omuriliğe zaman içerisinde işlenmiş bilgi zerrecikleri arasında mekik dokunuyor. Kulakta ise çalınan chill-out müziğe hassasiyet oluşuyor, aniden ortamdakilere dönüp "Craig Armstrong'un Piano Works albümünden Weather Storm adlı şarkısı bu bayılırım" derken soundtracklerini hazırladığı filmlerden bahsedilmeye başlanıyor. Şık ve alımlı olan bayana özenle seçtirilen Nebbiolo üzümünden yapılan şarapların kadehleri çınlıyor, sohbetin sıcaklığı ile şarabın sıcaklığı birbirine karışırken sohbet koyulaşıyor, eski anılar canlanıyor en ufak ayrıntıları ile dillerden dökülen her kelimede yeniden hayat buluyorlar. Laf lafı açıyor, derinlemesine inilen hararetli diyaloglardan ufak laf oyunlarıyla sıyrılmak, kahkahalara sebebiyet vermek incelik gerektiriyor. Gecenin sonunda kolkola yürünen sokaklarda nefes aldıkça eşyanın doğası hareketlenmeye, film akmaya başlıyor.


Filmi başa alıyoruz.

"Lounge"ın kapısının aralanması ile birlikte "Vay be! Herifler iyi konsept araklamış" iç sesi istemsizce akıldan geçiyor. Duvarlarda anlam verilemeyen resimler, ama duvarda durduğuna göre önemli eserlerdir diye olası diyaloglara karşı sanatçıyı takdir etme ve onaylanması için senaryolar planlanıyor. Fazla durmadan mekanı süzmeye devam ediliyor. Müzik hoşmuş; garsona usulca albümün adı soruluyor. Masa tamam, davetliler arasında taş bebekler var. Yanındakiler ile sürekli diyalog halinde, gördükleri yeni mekanlardan tandıklarını zannettikleri ama sadece "isimlerini öğrendikleri" yeni insanlardan bahsederken birbirlerini dinlemiyorlar, bir sonraki cümlede söyleyeceklerini planlamaları söyleyecekleri bitmeden aceleyle birbirlerinin sözlerini kesmelerinde kendini belli ediyor. Menüden içkilere bakılıyor. En ucuz şarap söylersek ayıp olur, ötekiler de fazla pahalı diye ortalama bir şişe açtırılıyor. Bayanların anlattığı yeni insanlar, yeni mekanlar, yeni kıyafetler, yeni tatil yerleri tüketildikten sonra sohbet tıkanıyor. Konuşulacak ortak beğeniler bulunamıyor. Alkolün damarlarda dolaşıma daha hızlı dahil olması için kadehler sık sık yudumlanıyor. Saate bakılıyor. Kalkma zamanı. Sahte tebessümlerle herkes arabalara atlayıp evin yolunu tutuyor. Görev tamamlandı. Fotoğraf karesi çekilip albümlerde sergilenmeye hazır.

Tüm yazının "lounge" üzerinden yürümesi eleştiri ya da hoşnutsuzluğumun bu kavramın üzerinde yoğunlaşmasına fırsat vermemeli. Örnekleri çeşitlendirmek mümkün, gözden kaçırılmaması gereken ise insan zihninin gelişimi. Görülenler, zihinlere yerleştirilen, hayalleri süsleyen tüm metalar ve onun kombinasyonları ancak insanın birikimiyle, zihin faaliyetleri ile canlanmaktadır. Eşyanın tek başına insanı neden tatmin edemediği, insanoğlu maymun iştahlıdır sözünün aslında karşılanmayan beklentiler ile arayışını sürdüren insanın davranış biçimi olduğu aşikardır.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Bundandır böyle dibe vuruşumuz!

8 yaşındaydım. Yine sınıftan atılmıştım. Bu sayamadığım kaçıncı sınıftan atılmaydı? Ne yapabilirdim ki? Hocanın her soruya kaldırdığı öğrenci mal gibi cevabı düşünürken ben ayağa kalkıp yapıştırıyordum cevabı. Aynı hızla da kendimi dışarıda buluyordum.

Öğretmenlerin kocalarına/karılarına, maaşlarının azlığına hiddetlenip biz yaramaz sabileri en az gün aşırı cetvelle kevgire çevirdikleri yıllardı. Büyüklerimiz bizleri eğitim sisteminin güvenli kollarına etlerimiz ve kemiklerimizle emanet etmişlerdi. Çok hızlıydık o zamanlar. O yaşta bile güce tapan akran kızlar okul çıkışlarında ellerimizden tutup evlerimize kadar eşlik ederlerdi biz çalışkan çocuklara.

Orta okula gittik sonra. Erkeklerin tosbirle, kızların da orkitle tanıştıkları zamanlar. Erken ergen kızlarımız gerine gerine ders ortasında hocalarından izin alıp tuvalete giderler; döndüklerinde ise sıra arkadaşlarına “yok henüz gelmemiş” anlamına gelen kaş kaldırma hareketini yapardı gururla. Bir arkadaşım iki elinin ayasını dikey konumda birleştirip üstte kalan 4 parmağıyla diğer elinin dış yüzeyine vururdu aynı bir maymun gibi. Kimisi de nedensiz yere “yeeeeeğğğğğğğyyyyyyyyyyy” diye bağırır; evrim basamaklarınından üçer beşer aşağıya yuvarlanırdı.

Lisede kandırıldığımı anladım. Güç bela bilim adamı olacağız diye girdiğim lise, iki senede bütün öss müfredatını verip adeta suyumuzu çıkartıyordu. Mide kıramplarını içerisinde sınav salonlarına toplanıyor ve hayatımızda ilk kez huzursuz bağırsak sendromuyla tanışıyorduk. Lisedeki istismar üniversitede yan gelip yatmamı sağladı. Zira, türev ve integrali peynir ekmek gibi alıyordum. Memur zihniyetli hocalarımız sayesinde bomboş bir dört sene geçirdim. Süreci burada keselim devamını bedelleriyle birlikte sizlerle paylaşacağıma söz veriyorum.

Bu bizim eğitim sistemimizdi işte. O kadar yalanlarla doluydu ki bizlere öğretilen Newton’ un yer çekimi kanunu artık iflas etmiş durumda. Hepimiz sanki yer çekiminin olmadığı bir ortamdayız. Herkes büyük bir boşluğun içerisinde süzülmekte. Yaşadığı iç sıkıntısına bir çözüm getirmeyi bırakın; onun nedenini bile bilmemekte.

O maymun var ya şimdi avukat oldu. Türlü çeşitli şebekliklerle insanların haklarını arayacak. Aileden fakir ya da para düşkünü insanlar tıp fakültesine gittiler. Altı sene çektikleri zulümlere bilenerek sizleri parçalara ayırıp paraya çevirmek için sabırsızlanmaktalar. Neden sevdiklerinizi sağlık sistemine kaptırdığınızı hiç düşündünüz mü? Ya da binlerce öğretmenin atama beklediği bir ülkede hala öğretmenlik yazan salakları? Bu kadar mantık hatasına sahip insanlar kutsal meslek idealizmini öldüren sorumluları sorgulayabilirler mi?

Bir ülkede eğitime verilen önemi ölçmek istiyorsanız, toplumun el üstünde tutuğu insanlara bakın. Toplumumuz anaokul terk, dilimizi tam olarak bilmeyen, kıvırtan küçük çocuklara fahişe gözüyle bakan, şöhret düşkünü gencecik kızları soğuk odalarda şişme bebek misali patlatan insanları sırtında taşıyor. Onları kendilerinden geçercesine alkışlıyor. Pantolonlarının ceplerini açıp bütün paralarını o dipsiz kuyuların içerisine akıtıyor. Sonra, bu seneki selebiriti (celebrity) güven anketine bakın. Birinci çakma mafya, dördüncü kadırgalı, beşinci borsa manipülatörü. Mideniz bulanmadıysa orta parmağınızı gırtlağınıza daldırıp endeksten bozma kağıt parçasının üzerine kusun.

Buyrun budur işte sizin mükemmel eseriniz.

21 Kasım 2010 Pazar

Düşünce Kurbanı

Selamlar. Bu bayram sert bir yazı planlamıştım. Ancak, yaşlılarınızın buruşuk ve titrek ellerinden öperken tiksinmeyesiniz diye erteliyorum. İlerleyen zamanda bayramdan arındırılmış bir şekilde konuyu işleyeceğim. Bugün bayram boyunca gözlemlerim sonucunda oluşan ve aklımdan geçen birkaç aykırı düşünceyi huzurlarınızda kurban etmek istiyorum.

Adalardaki nostaljik fayton turu yasaklansın. Bayramın ilk günlerinde ailecek adalara gittik. Adalarda faytonculuk beşik ulemalığı gibidir. Babadan oğula geçer. Nedense bütün faytoncular Vanlı’ dır. Neyse, faytonların önünde büyük bir kuyruk oluşmuştu. Biz öncelikle yürümeye karar verdik. Sonrasında üşengeç bünyeler fikir değiştirip kendilerini faytonun içerisinde buldular. Eğer yakınlarınızın ya da sevgili çiftlerin faytonla çekilmiş romantik fotoğrafları varsa hepsini yırtıp atın. Çünkü, adalarda faytonlar bok kokuyor. Turumuz boyunca burnuma sürekli atın bok kokusu geldi. Arada sırada da değişik kesif kokular burnuma çalındı. Çünkü romantizme bulanmış atımız mütemadiyen osurmaktaydı. Faytoncu da adanın tarihinden çok magazinel bilgiler veriyordu. Filanca ev 10 yıl önce Nükhet Duru tarafından satılmıştı. Falanca yalı da çemberimde gül oya dizisi çekilmişti. Turumuzun sonlarına doğru masonik bir evle karşılaştım. Evin üçüncü gözü çıkmıştı. Bu gözü fotoğraflamak için faytonu durdurdum. Birkaç fotoğraf çektim. Döndüğümde yerde bir ıslaklık gördüm. Öncelikle atın benzinle çalıştığını düşündüm; ama yanılmıştım: At işemişti. Özün özü dışarıdan süper romantik gözüken fayton turu at boku ve at sidiğinden yani atların boşaltım sisteminden başka birşey değildir. Kati surette yasaklanmalıdır.

Bütün tatiller birleştirilsin. 10 gündür İstanbul mükemmel bir halde. Yollar bomboş. Çevreye bir dinginlik hakim. Herşey kısa süreliğine uykuya yatmış gibi. Şehir adeta terkedilmiş. Ama malesef bu iki gün sonra bitiyor. Şehir tekrar cadı kazanı haline gelecek. Bu yüzden bence ülkemizde kurbanıyla ramazanıyla ulusal bayramlarıyla işçi bayramıyla ne kadar bayram varsa hepsi birleştirilsin. Herkes memleketine siktirsin gitsin ve uzunca bir süre bu ahengi hep birlikte yaşayalım. Hem böylelikle tatillerle ilgili boş gündemleri bir çırpıda işleyip bir kenara bırakalım. Somut gündemlerle devam edelim. Mesela 1 ay içerisinde işçi bayramında emekçilerimiz dayağını yesin; anguslar 10 km yolu 10 saniyenin altında kat edip birkaç kasabı katletsin; türban ile ilgili resepsiyon krizleri olsun; zafer bayramında askerle anti-militaristler biribiriyle sataşsın. Bu ve bunun gibi saçmalıkları bir çırpıda yaşayalım. Bu argümanlarla tatilleri birleştirmekten daha iyi bir çözüm göremiyorum.

Ağaç insanlar evrilsin. Bugün Belgrad ormanlarındaydım. Ağaçlar, yer yer ortaya çıkan göletler ve daha bir çok doğa bileşeni mükemmel bir harmoni içerisindeydi. Yürüyüş parkurunda ormanı baştan sona gezip damarlarımda mevcut olan asil kanı temiz havayla harmanladım. Bir yakınım “eğer bu araziyi sana verseler ne yapardın?” diye sordu. Hiç birşey yapmazdım. Zaten, hücreden evrilen insan, doğamız insanlığı kurtarabilecekken aşırı düzeyde üreyip onun ırzına geçmişti. Daha fazla doğaya zarar veremezdim. Boşluktan evrilmiş insan modern toplumda tekrar boşluğa düştü. Açıkçası, dünyanın büyük bir çoğunluğu mal gibi yaşıyor. Değer katmayı bırakın düşünmekten aciz. Duyarlılığı olmayan insan esas kurtarıcısına ihanet ediyor. Onu kendi elleriyle boğuyor. Bu yüzden evrimin bir üst basamağında ağaç insanlar oluşmalı. Nasıl ki yapraklara erişemeyen zürafalar defolup gitti; bilinç yoksunu insanlar da odun gibi boş duvarları izleyeceğine ağaç insana evrilmeliler. En azından fotosentez yapıp oksijen oranın arttırırlar. Yeşillik yapıp zihnimizi açarlar. Sıçıp sifonu çekeceklerine karbon döngüsüne yardımcı olurlar. Tabi becerebilirlerse...

Serbestçe düşündüklerim bunlar. Geriye dönüp baktığımda uzun zamandır böyle güzel bir bayram tatili geçirmemiştim. İnşallah sizin de bayramınız benimki gibi iyi geçmiştir. Saygılar...

19 Kasım 2010 Cuma

İnsanın Ölüme Karşı Duruşu

Trader üstad "insan ne için yaşar?" diye sormuş, bu yazıda ise ele alacağım konu cevap mahiyetinde olmasa da ek olarak değerlendirilebilecek, bütünler nitelikte olacaktır.

Günlerden cuma. Kurban Bayramı'nın son günü. Hava güneşli, insanlara pozitif enerji yüklüyor. Bense yine her zamanki depresif, negatif ruh hallerimden birindeyim. Sabah yataktan kalkar kalkmaz "yine aynı imgelemi" sadece değişik bir gün adıyla yaşadım. Huzursuzluk ve içimdeki güçsüzlük saatin de müsait olması sebebiyle ani bir kararla cuma namazı için mahalle camiine yöneltti beni.

Etraf kalabalık. Bayram sessizliği devam ediyor. İnsanlar huşu içerisinde, "mutlak" suretle kabul ettiklerinin peşinden sorgulamaksızın mutluluğu yakalayacakları yolun izindeler. Bense kendimi telkin ve teskin edebilme çabası içerisinde geldim avluya.

Sessizlik ve yoğunlaşma. Bu seferki güneşli hava mekanın da camii avlusu olması sebebiyle, bana 17 Aralık 1999'da Sarıyer Camii'si avlusundaki öğle namazını müteakiben babamın cenaze namazındaki güneşli havayı hatırlattı. Güneşin gölgesinde ölüm soğukluğunu hissettiriverdi.

Vaazdayız. Etrafında dönüp dolaşılan temalar hep aynı, yeni bir şeyler öğretmekten çok sürekli telkin ile insanlarda içselleştirme çabası aşikar. Ben aradığım telkin ve teskini bulmuş gibiyim. Vaizin haricindeki kitlesel sessizlik hareketi içerisinde payıma düşeni aldım. Sabah kalktığımdaki zihin bulanıklığı yerini üzerimdeki bulutsuz mavi gökyüzü gibi iç açıcı berraklığa bırakıyor. Kısa soluk alış-veriş düzenim daha derin ve yatıştırıcı düzene girdi.

Hutbede "ölüme" değinmeden geçmek olmaz. Bunu kinaye içeren eleştirel bakış açısından ziyade insanın hergün aklında yaşaması açısından olumlu bir söylem olarak görüyorum. Din ve felsefenin ortak olarak kafa patlattığı bir konuda insanlar odak noktaları ölüm olmadan yaşamaya devam ediyorlar.

Namaz bitti. Ölüm kavramı yine zihnimde dört dönüyor. Dinen ölüm yeni bir başlangıç, sınavın bitişi ilan ediliyor ve tüm koca bir ömrü bunun hakikaten sınavın bitişinin alâmeti olarak kabul etmemiz isteniyor. Öte yandan varoluşçu filozoflar ise ölüm gerçeği karşısında dünyaya "atılan", önce var olan sonra ise kendimizi inşaa eden biz insanların bunun bilincine varmamızı ve üstlendiğimiz misyona göre yaşamamızı öneriyorlar. Bu cenahta iki farklı görüş ortaya çıkıyor. Ölüm realitesini görüp intiharı bunun vardığı tek yolu olarak görenler ile intiharı bu realiteden kaçış olarak görüp aslında bunun karşısında tavır almamızı, yaşadığımız kısa süre zarfında bilinçli ve istenç içerisinde eylemlerimize yön vermemiz gerektiğini söyleyenler.

Felsefi ve dini temelden uzaklaşarak olaya bireysel, mikro boyutta ele almak ise farklı bir yaklaşım.

...

İşyeri eğlencesi. Herkes mutlu. İnsanların mutlu olmasını isteyen ve eğlenmeleri için elinden geleni yapan bir insan. Kendisi de mutlu. Her şey yolunda. 48 saatten kısa bir süre zarfında beklenmedik ve feci bir şekilde en yakınlarından birini kaybedeceğinden habersiz.

Ölüm günündeyiz. Şirkette ölümün yarattığı o sessizlik ve suratlarda nahoş, şaşkınlık ile şok arasında kalmış surat ifadesi. Gelin görün ki, bu üzgünlüğün ifadesi değil ama; üzgünlük o an için dillerden dökülen kelimelerde yaşıyor. Tavırlara yansıyan ve suratlardan okunan ise ölüm realitesinin düşüncelerden sıyrılan dışavurumu. Herkeste ben merkezli bir yaklaşım ve senaryo analizi.
"Aynı durumda olsaydım ne yapardım?"
Suratlardan okunan bu sorunun ömrü yarım gün sürüyor. Gayet de normal karşılıyorum atalarımızın tarihe hediye ettikleri "ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar" deyişi çerçevesinde. Olayın akabinde iki gün öncesinde bizi eğlendirmek için uğraşan mutlu insanla iki gün sonrasındaki dünyası yıkılan insanı kıyas etmeye çalışıyorum. Hatta empati kurmakta da tarihsel birikimim çerçevesinde zorluk çekmiyorum. İlk hafta aile ferdini yitirmenin doğası gereği fecaat şekilde geçiyor, yıkım büyük. Ölümün nesnel varlığından ziyade bireysel olarak yakını yitirmenin ve bir daha gelmeyecek, göremeyecek olmanın, her ölümün erken ölüm olması temelinde zamansızlığının ve biçiminin etkileri görülüyor. Sonrasında dışarıdan daha hızlı bir toparlanış gibi gözükse de aslında insan oyunu kurallarına göre oynamaya başlıyor. Yine doğanın gereği olarak hayat devam ediyor. İyi hoş. Buraya kadar kafamda sorun yok.
Aynı zamanda tecrübeyle sabit olarak, kişinin yüzünden zihnsel faaliyetlerindeki farklılaşmayı, aktarılan enerjideki değişimi rahatlıkla "sezebiliyorum". İç dinamikler eskisinden farklı işliyor. Ve asıl kendi açımdan da cevaplayamadığım noktaya geliyorum. Bu kadar çok şey yaşanmış, önce subjektif olarak idraki ve akabinde insan zihninin objektifliği ile özümsenmiş bu durum karşısında tüm değişen iç dinamiklere rağmen dış dinamiklerde değişim olmuyor. Gündelik hayata, insanlara, ilişkilere, olaylara karşı tutum hiçbir şey olmamışçasına devam ediyor. Ve eminim ki bunun bu şekilde devam etmesi yaşananların sindirilmesi ve üzerine sünger çekilmesi çerçevesinde cereyan etmiyor. Bilhassa zihne anı anına silinmeyecek şekilde kayıt edilen tüm bu argümanlar çerçevesinde kişi aynı tutumları sergilemeye devam ediyor.

Hayat boktan. Tartışılmaz olarak kimse istediği hayatı tam anlamıyla yaşayamıyor (istatistiki olarak "outlier" dediğimiz tabakayı istisna kabul ederek bu genellemeye dahil etmiyorum); ancak çoğunluk değiştirmek için radikal kararlar da almıyor veya alamıyor (ölüm realitesini tatmış ve zihnine kazımış kişiler için "alamıyor" seçeneğinden bahsetmek çok da mantıklı olmayacaktır). Henüz cevabını bulamadığımı bu durumu kendi içimde açıklama çalışmalarım devam ediyor. İsyanlar yaşaması doğal karşılanması gereken, hayata bakışında milat kabul edilecek noktada tüm şartlar sağlanmışken aynı bokun laciverti içinde soluk almaya devam etmek insana reva olmamalı diyorum. Ancak incelemelerim çerçevesinde sonuçları aynı gözlemlemek canımı sıkıyor.

Akşam oldu. Yine canım sıkıldı. Sabahki cuma namazı akabinde akşam evde şarap açıyorum. İçiyorum. Lacivert tez var, kodlarla uğraştırıyor; lacivert iş var, pazartesi sabahı beni bekliyor ve nice lacivert bokla yaşamaya ben de devam ediyorum. Ya ölüm realitesinin ciddiyetini ben de dahil diğer insanlar idrak edemiyoruz yada lacivertimsi hayatımız o kadar kıymetli ki hiçbir değişiklikle riske atamayacağımız şekilde bu "sanat eserini" başka renge boyayamıyoruz.

Fonda taş plak kaydı arşivimde bulunan Hafız Burhan'ın tiz sesi yükseliyor.
Makber.
Çok sevdiği eşi öldüğü için 100 yıla yakın zaman dilimini aşarak bize ulaşan beste ve kulaklardaki tınıyı derinliklere dalarak tüm yoğunluğuyla yaşamaya çalışıyorum.

Hafız Burhan mı? Bu beste ve dünyası yıkılmışçasına yorumuna rağmen eşinin vefatından 2 ay sonra başka bir çıtırla evlenmesini düşünüyorum. Galiba o sorunun cevabını tiz sesiyle gönderiyor.

17 Kasım 2010 Çarşamba

İnsan Ne için Yaşar ?

Popüler bir soru. Galiba geçen yıl yapılan İstanbul Bienal'inde de tartışılmıştı (bienal iki senede bir yapılan sanatsal aktivite demekmiş bu arada; "bi" latince 2 demek ya, bi-polar, bi-seksual, bicycle, bisikim (2 posta manasına kullanılabilir aslında..)). Neyse hizmet içi bilgiyi geçelim.

Yüzyıllardır tartışılan bir konu aslında. İnsanın dünyadaki, hatta evrendeki (peh peh), kutsal yaşama amacı, idealleri, kaderi vs. ne acaba? İnsan çok önemli bir varlık olduğundan, hatta evren insan için var olduğundan kesin çok ulvi bir amacımız vardır/olmalı yaşamak için değil mi? Bu soruya cevap bulamayıp çok intihar eden de olmuştur, yazık...

Bu sorunun temelinde bence ortaçağ düşüncesi yatar. Nedir o düşünce? Dünya evrenin merkezinde, herşey onun etrafında dönüyor, dünyadaki tüm varlıklar insan için yaratılmış falan filan. Eh insana bu kadar önem yüklenirse, o da kendine kutsal bir yaşama amacı aramak zorunda hissedecektir kendini. Bulamayınca da depresyona girecektir.

Tabii yıllar ilerledikçe gelişen bilim insanlara işin öyle olmadığını, evrende dünyanın bi-sikim önem arz etmediğini gösterdi ama insanoğlu görmedi/görmezden geldi. Douglas Adams üstadın yazdığı gibi, evrendeki 2 küçük galaksi arası açılacak uzay otabanı dünyanın üstünden
geçeceğinden, dünya 1 sn'de patlatılıverdi. İnsanlar görsün de taşınsınlar dünyadan diye en yakın galaksiye "200 yıl" önce mesaj bırakılmıştı ama insanoğlu neden yaşadığını düşünmekle o kadar meşgulduki gidemedi oralara...

Bu yazıda Carl Sagan üstayı da anmadan geçmek olmaz şimdi. Onun hazırladığı aşağıdaki zaman çizelgesi de (eksisozluk'de ceng adlı kullanıcı sağolsun çevirmiş), belki dünyada yaşayan en önemli varlık insanoğludur diyenlerin beyin hücrelerini uyarır.


1ocak:big bang.
1mayıs:samanyolunun başlangıcı(bunlardan ne kadar var, carl?)
9eylül:güneş sistemi(ya bu güneşten?)
14eylül:dünyamız ve diğer gezegenler
25eylül:dünyadaki ilk yaşam belirtisi
9ekim:tek hücreliler
12kasım:bilinen ilk bitki.(uyumayalım kasım ayındayız.)
15kasım:çekirdekli ilk hücre.
1aralık: oksijenli atmosfer
17aralık:yeni türlerin gelişimi
24aralık:dinozorlar
28aralık:dinozorların sonu(bir göz açıp yummuş gibi bir hayat mı dediniz 4günlük? yok kelebek değil.)
31aralık,(aha da noele agaçları hazır edelim) saat 13:30: ilk insansılar.
31aralık, 22:30:ilk insanlar.
31aralık, 23:00:taştan alet yapan atalarımız(homo faber)
31aralık, 23:46:ateş
31aralık, 23:59:51: (geri sayım başlasın yeni yıl için 9-8-7..."sahne kararsın! alt yazılar geçsin.") yazı
31aralık, 23:59:56:milat-isa.
31aralık, 23:59:59:rönesans-pozitivizm


Gelelim başlıktaki sorunun cevabına. İnsanoğlunun çok da önemli bir varlık olmadığını öğrendiğimize göre, bu sorunun cevabı da basit aslında. Temelde insan; bir köpek ne için yaşıyorsa onun için yaşar. Bulduğu en güzel yemeği yer, bulduğu en rahat yerde uyur, bulduğu en güzel karşı cinsle çiftleşir kalan boş vakitlerde de diğer köpek arkadaşlarıya takılır sokaklarda. Tabii hayvanlar aleminde para olmadığı için bu saydıklarımı fiziksel güçle hallederler, bizse parayla. Para konusunu başka bir yazıya bırakırak; içiniz sıkıldığında evrendeki "önemimizi" düşünüp rahatlayın diyor, ya da youtube'a "pale blue dot" yazıp izliyin daha etkili olur (anti-depresan yerine bunu izletmek lazım insanlara aslında), yazıyı bitiriyorum.

15 Kasım 2010 Pazartesi

Sevemedim Seni Asortik Kadın!

Lounge sıfatıyla anılan bir barda sırtımı duvara yüzümü ortama vermiş sana bakıyorum. Buralara pek uğramam. Birazdan ortak bir arkadaşımız –mutual friend- vasıtasıyla tanışma imkanım olacak seninle. Fönlü, kumral saçlarınla, elindeki içkinle meraklı gözlerle etrafı süzüyorsun. Ayrıca, benim sosyoloji tezimin bir parçası olduğundan haberin yok asortik kadın. Yeryüzünde temas edemediğim tek kadın tipi olarak orada oturuyorsun. Hah, arkadaş da geldi.

El sıkışıyoruz. Ellerin ne güzel ne biçimli asortik kadın. 25 yaş (km) bakımını yaptırmışsın tırnaklarının. Altında siyah parlak bir tayt, topuklu ayakkabı. Üzerinde de kalçalarını örten mora çalan bir elbise. Çevrendekilere “eğer uslu çoçuklar olursanız ve doğru zamanı yakalarsanız kalçalarımı görebilirsiniz” imajı veriyorsun. Bende ise asil sade bir duruş ve içten sıcak bir gülümseme. Tanrı seni “cross” kalemle çizmiş asortik kadın. Diğer insanları çizerken neden kalemi bitmiş?

Garson geliyor. Ben 70’lik arjantin biramı ısmarlıyorum. Sen ise armut püresi ilaveli bacardi mojitonu. Alkoller de geldiğine göre artık muhabbet başlayabilir. İlgi hep üzerinde olmalı değil mi asortik kadın? Evde tek başına kaldığın zamanlarda yaşadığın histeri krizlerini kesinlikle yansıtmamalısın; çünkü bunlar seni güçsüz gösterir. Duygularını saklamalısın her zaman. Her şeyi abartmayı ne kadar da çok seviyorsun. Bunu yarım saattir anlattığın en güzel çantayı seçememe temalı manifestondan anlıyorum. Üretken, çilekeş ve kredi kartlarını ödeyen baban bu anlattıklarını biliyor mu asortik kadın? Dayanamıyorum. Lavaboya gitmek için izin istiyorum.

Sessizliği hiç sevmiyorsun değil mi? Sessizlik senin için bir kaybediş, bir yıkım. Sana sessizliğin soyluluğunu ve erdemini öğretmemişler. Eğer bir grup toplanıyorsa sessizlik yasaklanmalı. Hemen söz alıp hava durumundan bahsediyorsun bir sessizlik anında. Benim havam her zaman parçalı bulutluyken sen de neden her zaman şimsekler çakıyor? Her susuşta daldan dala atlaman bu yüzden değil mi? Yoksa susunca histerik duyguların mı kabarıyor asortik kadın.

O güzel ellerinle slim sigara içiyorsun. Markası önemli değil slim olsun yeter. Sigarayı ağzına götürüyorsun dumanı içeri çekerken kül kısmı havalanıyor. Sigaranın alevi havada daireler çiziyor. Sonra da çeneni yukarı kaldırıp dumanını üflüyorsun. Sanki dünyayı kurtarıyorsun. Tebrikler!

Muhabbet tıkanıyor bir yerde. Sıran bana geliyor. Yeni trend eye linerla boyadığın şuh gözlerin bana dönüyor. “Arkadaşın da pek sessiz sakin” kelimeleri dökülüyor o güzel dudaklarından. Biliyorum asortik kadın senin o “kainat” güzelliğinden çekindiğimi sanıyorsun. Gözlerin anlatıyor herşeyi. Sanıyorsun ki titremem senin dünya dışı güzelliğinden duyduğum heyecan. Ama, maalesef yanılıyorsun asortik kadın. Bu terli ve titrek halim senin boş güzelliğinden değil. Biz bu dünyayı kurşun kalemlerle boyadık. Sevemedim seni asortik kadın. Hem de hiç. Cevap verdim:

“Neden boşalttın bu kadar içini.”
Şaşkın şaşkın suratıma baktın.
“Dedim ya asortik kadın sevemedim seni. Şunu unutma ki bende sana dair olsa olsa en fazla bir tosbir olur. Onu da biraz önce lavabo da harcadım. Bu ter, titreme ondandır. Lütfen daha fazla şaşırma.”