Phases of Thought

Phases of Thought
Phases of Thought

14 Aralık 2010 Salı

Seksi Fotoğrafları için Tıklayınız!

2010 yılı Aralık ayının ilk haftaları, Wikileaks örgütlenmesinin web üzerinden Amerika Birleşik Devletleri’nin büyükelçilerinin görev yaptıkları ülkelerdeki gözlem ve bilgi toplama faaliyetlerini içeren “cable”ları yayınlamasıyla tarihteki yerini aldı. Yayınlanan belgelerin genelinde dikkat çeken detaylar, diplomatik yazışmalardaki hayran olunası ağır ve diplomatik İngilizce(bu en çok benim dikkatimi çekti o yüzden başa yazdım.), ülkeler içindeki siyasi havanın örneklerle gayet net bir şekilde anlatılması, son olarak da diplomatların dedikodu düzeyindeki ithamları ve kişisel yorumları. Ama burda benim dikkat çekmek istediğim konu Wikileaks’in “cable”larından uzun uzadıya bahsetmek değil. Zaten bu dokümanlar senelerce tartışılacak, siyasi üslup ve bilgi aktarımı konusunda ders olarak işlenecek.

Wikileaks sızdırmasından sonra daha da gözüme batan olay ise Türk Basını ve Okuru. Türk Basını bu konuda çok sessiz kaldı diyemem ama her zamanki gibi işin magazin tarafına daha çok ilgi gösterdi. Azerbaycan ile ince bir çizgi üzerinde ilerleyen ilişkilerimizi daha sarsacak olan Aliyev’in sözlerini ilk satırlardan verdiler önce. Sonra yıllardır her zaman tutan formüle geçtiler: Başbakanın İsviçre Bankaları’ndaki hesapları. Eski İçişleri Bakanı’nın mafya babası oğlundan, aynı bakanın sübyancılık ile itham edilmesinden çok bahsetmediler. Kaddafi’nin Ukraynalı hemşiresini, Azerbaycan’ın first lady’sinin estetik operasyonlarını, Nijerya hükümetini elinde tutan petrol şirketlerinden daha fazla duyduk. Türk Basını her zamanki gibi iktardaki güç belgeleri yalanladığı zaman üzerine gitmedi. Onun yerine moda olsun, reklam gelirleri artsın diye açtıkları web sitelerinden “Seksi Resimleri için Tıklayınız!” demeye devam ettiler. Ciddiyeti olmayan, sorgulamayan, ilkokul çocuğuna anlatırcasına resimli, wikipedia’dan aşırılmış açıklamalarla dolu haberlerine devam ettiler. Wikileaks sağlam sızdırdı, sızdırmaya da devam ediyor. Ama bizim medyamız çoktan unuttu Wikileaks’i. Yumurta haberlerine geçtiler. Yumurta haberi derken öğrencilerin protestolarından bahsetmiyorum. Öğrencilerin protestolarında kullandıkları yumurtadan bahsediyorum. Basınımız yumurtanın faydalarından, milli geliri artan toplumumun aylık ne kadar fazla yumurta alabileceğinden bahseder oldu. İktidarın parmağıyla gösterdiğinin resmini çekmeye devam ediyorlar.

Türk okuruysa bu noktada ikiye ayrıldı. İkiye ayrıldı ama tam ortadan değil. Gayet de azınlıkta olduğunu sonradan farkettiğimiz grup harıl harıl sağdan soldan “cable”lara ve haberlere ulaşıp başkalarına iletmeye çalışıyorken büyük bir çoğunluk ise alışık olduğu üzere seksi resimlere tıklamaktaydı. İlk gün çevremdeki bir kaç insanla birlikte ben de açıklanan belgeleri ve dijital çağın kahramanı ilan edilen Julian Assange’ı ilgiyle takip ediyordum. Ülkemle ilgili “cable”lar açıklanmaya başladığında okuduklarımla artan sinirim, lanet okumalarla artıyordu.Kafamda akşam eve gidince Wikilekas’ten sızan belgelerle ilgili soruların yöneltildiği bakanların hızla arabalarına ilerleyeceğini yorum yok diye artizlik yapacaklarını canlandırıyordum. Başbakanın sinirden kızarıp “yalan yalan Ergenekoncuların işi bu!...” diye kendini kaybetmesini umuyordum. Ama noldu basın toplantısı sırasında gayet sakin bir şekilde iletti basın sorusunu, Başbakan:”Hepsi açıklansın bakarız.” Dedi. Bakanın birisi “Yalan dolan iftira bunlar” dedi. Çok emin değilim ama sanırım aradan biri “Ergenekon, İsrail, komplo” kelimelerini içeren saçma cümleler kurdu. Vatandaşın biri de Wikileaks’in Fenerbahçe için çok önemli bir transfer olduğunu uzun uzun anlattı.

Wikileaks bir noktada dünya devletlerine ayna oldu. Oldukları gibi gösterdi liderleri kendilerine. Kapılar arkasında tahmin edilenleri kapının önünde sergiledi. Ama bizde oluşan hissiyat: “Bu muydu? Ben biliyodum bunu yaaa!”dan öteye geçmedi. Türk Basını Julian Assange için tecavüz davası açan bayanların seksi fotoğraflarına ulaşarak dünya medyasına da çok anlamlı bir ders verdi. Ama bunlar içinde beni en çok kaygılandırıp aynı anda da güldürerek acayip duygu formlarını bir arada yaşatan Star Tv’nin röportajıydı.

Şu sıralarda Wikileaks ve bu olayların yüzü olan kişi Julian Assange aleyhinde dünya üzerinde yıpratma kampanyası sürüyor. 2011 yılında çok büyük bir Amerikan Bankası hakkında belgeler açıklayacağını duyuran Wikileaks’e her taraftan darbeler inmeye devam ediyor. Paypal, Mastercard, Visa, Everydns, Amazon.com, Post Bank ve son olarak mirror adreslerini sayfalarından kaldıran Wikipedia baskılara dayanamayıp Wikileaks’le yaptıkları işleri durduranlar.

Ama olsun biz yine de seksi resimleri için tıklayalım.

Çok Sosyal Ağlar

Sosyal ağ denilince aklımıza ilk olarak Facebook gelir, ardından daha “cool” kesim Twitter’ı düşünür. İşi biraz daha bilen Youtube der, Stumbleupon der, örnekleri de Facebook öncesinde ve sonrasında sayılamayacak kadar çoktur.

Sosyal ağlar her türlü paylaşımı mümkün kılan şeylerdir aslında. Twitter anlık düşüncelerimizi, Youtube sevdiğimiz ya da kendimize ait videoları, Stumbleupon sevdiğimiz ya da yararlı olan siteleri paylaşmamızı sağlar. Facebook ise her şeyi paylaşmamızı sağlar, öne çıkmasını sağlayan etkeni budur. Yonja gibi çöpçatanlık siteleriyle, forumlarla temelleri atılmıştır Facebook’un. Sonunda da Mark abimizin abazanlık canına tak edince Amerikan üniversitelerinde patlamıştır.

Ne kadar da asil duyguların sitesidir Facebook. Neleri paylaşırız Facebook’ta? Her gün yan yana çalıştığımız insanlara göstermediğimiz, belki de normal şartlar altında bazı insanların görmesinden hoşlanmayacağımız resimlerimizi sadece adımızı bilen arkadaşlarımızın arkadaşlarına kadar gösteririz. Akrabamızın düğününde alkolden coşan kuzenimizin videosunu ona sormadan yükler herkes görsün diye “tag”ler herkes izlesin, merak etsin diye de “çok süper vidyo izlemeyen bin pişman, kuzi coşmuşsun walla haqsjhdhaad” şeklinde yorumlar yazarız.

Sadece resim video paylaşmakla olmaz tabi, dostlar “face”te görsün diye muhtemelen başka arkadaşların paylaştığı köşe yazılarını sanki ilk biz okumuşuz gibi, “çok kültürlüyüm ben, aykırıyım ben” demek istercesine yapıştırırız profilimize. Amaçsızca, kıyıdan köşeden muhtemelen ekşisözlük’ten apardığımız fıkraları gösteririz tüm can dostlarımıza.

Aslında tüm paylaşımlar başlamadan önce Facebook’un asıl amacına farketmeden hizmet etmemiz gerekir. Kendimiz hakkında kişisel bilgilerimizi açık etmemiz gerekir. Facebook merak eder. Kaç yaşındasın? Nerede çalışıyorsun? Hangi okulda okudun? Ne zaman mezun olacaksın?.... şeklinde uzayıp giden sorularla müşteri olarak profilimizi hazırlar. Aslında biz Facebook kullansın diye vermeyiz bu bilgileri, amaç; eşin dostun, yıllardır görmediğimiz ilkokul arkadaşlarımızın Avrupa’nın en güzel şehrinde yaşadığımızı bilmesidir. Herkes iş ararken en güzel işlerden birinde, patron havasında parlak bir geleceğimiz olduğunu milletin görmesidir. Unutmadan doğum günümüzü de yazalım ki tam olsun, sonra kimse hatırlamazsa naparız di mi?
Facebook; ülkemiz gençleri için kesinlikle yapılmış en mükemmel icat. Avrupa Birliği vatandaşları kadar kullandığımız, dünya da kullanıcı aktivitesi sıralamasında ilk 5’te olduğumuz çılgınlık.

Facebook bağlantı haritası tam olarak ne kadar aktif olduğumuzu gösteriyor:



Neyse “@lunch” yazayım da “status”uma şefim öğle yemeğine gittiğimi anlasın, son attığı e-mail’la şimdi uğraşamıcam...




13 Aralık 2010 Pazartesi

Yağmur İmgelemi

Yoğun bir iş günü.

Son dakikaya sıkışan ufak ama atlanmaması gereken ayrıntılar. Günde 10 saat hareketsiz oturmanın 4 ayda verdiği nefes darlığı ve derinliksiz ama frekansı yüksek soluklanmalar artık kendimi parka atma zamanının geldiğinin habercisi. Mesai sonunda hava gün saat sıcaklık yoğunluk gibi çevresel faktörlere bakmaksızın telefonumda ajandaya kaydedilmiş "Parkta koş" notu hatırlatmadan ziyade emir kipinde.

Kaçar yol yok.

Saat 18.55 eve varış. Annem yemek sofrasını kurmuş beni bekliyor. Günün kısa özeti; gelenler gidenler arayanlar soranlar ölenler kalanlar...Kafa emme basma tulumba modunda kulak ise tekiyle önemli kelimeleri algıda seçicilikle yakalamanın peşinde.

"Ben parka koşmaya gidiyorum anne."
"Oğlum seller gidecekmiş ne işin var."
...


Yoldayım. Kısa pantolonum penyem üstümde ayaklar hızlanmış nefes fellik fellik tempo aranıyor. Ayaklarım yolu ezberlemiş ilk sol ilk sağ ilk sol Özgürlük Parkı'nı kaçırmana imkân yok.

Ritüel belli son 3 yıldır. 4 tur koşu. Her tur 300 metre jogging 900 metre tempolu koşu durmak yok 4800 yapana kadar.

Park klasik bir temmuz gününden farklı, ne hava çok sıcak ne park kalabalık hatta güneş ortalıkta yok.
Lanet olsun onca zamanda kazandığım kondisyon yerlerde. Solumak için ağzımı ve burnumu kullanmam yetmiyor. Tempo ayakta kalmaya ayarlı, vücut fazlasına elvermiyor. Ah diyorum.

"Bir sene önce olsa tozu dumana katardım."

Üçüncü turdayım ayaklarım iyice ağırlaşmış, pist asfalt olsa oraya yapışmışlar diyeceğim, toprağa gömülüyor gibi hissediyorum. Vücut koordinasyonum son demlerini yaşıyor. Gövde kontrolsüz, kollar bacaklar da gövdeden bağımsız salınımda.

Üçüncü tur biterken ilk zerrecikleri sırtımda hissediyorum.

"Yağacak galiba."

Dördüncü tur başlarken jogu artık gözü kapalı atar haldeyim. Terden sırılsıklam olmuş başımda hissettiğim pıtırtılar beynimi uyandırıyor. Yağmur yağıyor hem de en tatlısından, yaz yağmuru. Az önce kapalı ile açık arası önümü görmeye odaklı gözlerimi açıyorum. Neler olup bittğini görmek için etrafıma bakınıyorum. İnsanlar çil yavrusu gibi dağılmışlar, koca parkta 10 15 kişi var yok. 45 dakikadır karşılaştığım insanlar da artık benim gibi son turlarındalar, benden tek farkları ıslanmaktan korkuyorlar ya da sevmiyorlar. Oysa kuru olan ıslanır, şu halde ıslanma eylemini zihnimin zabıtaları es geçiyor.

Ağaçların altından geçerken resmen hava kararıyor. Üstümde yapraklardan seken yağmur damlalarının sesi. İki adım sonra tekrar hafif karartılı sessiz toprak parkur. Kafamdan süzülen sular kaşlarımın arasından kirpiklerimin içine süzülüyor. Gözlerim kısık olmasına rağmen önüm puslu. Yardıma ihtiyacım var. Bileklikler imdadıma yetişiyor, dünyam berraklaşıyor.

Yorgunluktan mı yoksa ilahi bir dürtüyle mi başımı yere değil havaya kaldırarak koşuyorum bilmiyorum. Parkta kimse kalmadı neredeyse, önüme çıkan olma olasılığı düşük. Düşünmüyorum, 4 yaşındaki çocuklar misali paldır küldür gidiyorum.

İlk damlalarda zayıfca zuhur eden çimenin kokusu iyice keskinleşiyor. Her soluk alış verişimde içimde hissediyorum. Bu kokular, toprağın yumuşaklığı, başımda hissettiğim damlacıklar, gözlerimdeki pus hepsi terapi etkisi yaratıyor yetmezmiş gibi yağmur algılarımla da oynuyor. Zamanda değil ama mekanda gitgeller yaşıyorum. Bir anda Feneryolu'ndan Londra'ya gitmiş olabilir miyim diyorum, yoksa Hyde Park da burası benim mi haberim yok. Yanımdan tek tük geçenlerden biri o an "Good evening Sir" çekse inanasım var.

Tekrar gözlerim gökyüzünde. Aklıma bugünün Miraç kandili olduğu geliyor. Mübarek hava ne yağdı diyorum. İçimde bir tazelik belki günün anlam ve önemine ithafen şartlanma belki de içgüdüsel paganik bir tavır ama tek bir gerçek var ki o an kendimi "iyi" hissediyorum.

Hava iyice kararıyor. Burnum taze çimen kokusuna alıştı, üstüm sırılsıklam... Anın büyüsü bozuldu, eve koşuyorum hasta olmamak için, bir yandan da kaybolan büyüyü kelimelerle zaptetmek için.

10 Aralık 2010 Cuma

Ülkemin Sertleşme Sorunu

Bir habere göre Türkiye artan tüketim ve yatırımcı ilgisi ile gelecek 10 yılda Avrupa'nın en güçlü ülkesi olacakmış. Öncelikle bu habere inanmıyorum. İnansak bile siz böyle bir büyümeyi içinize sindirebilir misiniz? Kitleler fikirler üzerinde yükselir. Cumhuriyet tarihi boyunca gelişime yönelik bir tane düşünce akımı, bir sistem ya da herhangi bir yapı oluşturulabilmiş midir bu topraklarda? Hemen cevap vereyim. Sürdürülebilir olmasa da iki tane sistem hayat bulabilmiştir. Bunlardan ilki köy enstitüleri, ikincisi ise mehmet ali erbil'in yarım akıllı insanların donlarını sıyırarak malum yerlerini ekranlara teşhir ettiği şov programlarıdır. İlkini bilmem ama ikinci dalganın kesinlikle en güçlü olmamıza katkısı tartışılamaz. Bu büyümenin nüfus yüksekliğiyle ve tüketim artışıyla sağlanacak olması ayrı bir komiklik.

Sabahın dokuzunda eşarplı teyzelerle birlikte BİM' in önünde kuyruktayım. BİM şu an ülkemizde ciro bazında en büyük perakende zinciri. Labirent tipi dizilimi, raf kullanmaması, torbayı parayla satması, içecekler için soğutucu bulundurmaması akıllıca düşünülmüş maliyet düşürme teknikleri. Birazdan kapılar açılacak ve bizlerde her hafta büyük dampingle satılan aktüel ürünlere doğru saldıracağız. Kapılar açıldı. Arka sıralarda olan çevik ben eşarplı, türbanlı teyzeleri ezerek hedefteki ürüne ulaşıyorum. Klozet kapağı sadece 1.5 tl. Artık evimde gönül rahatlığıyla hem hesaplı hem de kaliteli sıçıyorum.

Habere devam. "Türkiye'nin Aldi'si BİM'in 2009'da yüzde 25 büyüyerek 213 milyon liralık net kâra ulaştığı belirtiliyor." Evet yanlış okumadınız. Ülkemizdeki en büyük perakende zinciri tamamen Almanya çıkışlı bir süpermarket zincirinden konsepti direktman apartarak zirveye koşuyor. Hatta internet sitelerinin tasarımları bile aynı. Hadi bizler ömrümüz boyunca sistemin bekçileri olacağız. İşimiz sadece sistemin düzgün işlemesi olacak. İlham denen, yaratıcılık denen kudret narından tadamadık! Siz para babaları bu topraklardan özgün bir akım yaratamayacak kadar aciz misiniz?

Haberin devamı Coca Cola ile ilgili. Coca Cola' nın yıllık tüketimi büyük karlar getirmiş. İlerideki en büyük olmayı tüketim artışına bağladık. Peki bu kolayla mı sağlanacak? Kolanın edindiği karlar ülkemizde mi kalacak? Benim bu büyümeden anladığım bol bol sevişin nüfusunuz artsın; boş zamanlarınızda da gider kola içersiniz gibi birşey.

Özün özü ülkemin bu büyümesi viagra almış seksenlik dedenin büyümesinden farksızdır.

7 Aralık 2010 Salı

Oklava

Yakın zamanda hatırlar mısınız bilmem, bir deterjan reklamı çıktıydı? Kirlenmek güzeldi diye. Kafamda yer etti bu slogan. Ne ters bir söz yığınıydı bu böyle? Annemin savurduğu tehditleri hatırlıyorum, köy çocukluğundan şehir beyefendisine terfiimden önceydi. Top oynamaya çıktığımda üstümü başımı çok pisletirsem, birinden kötü bir söz söylediğim duyulursa, annem ince ve uzun oklavasını başımla bir edip, üzüm pekmezi akıtacağını söylerdi. Temiz bir çocuk olacaktım, kendime bu sözü verdiğimi hatırlıyorum, bedenen ve ruhen. Çok naifmişim. Dünya boktanmış anne, her tarafı pislik ve kokuşmuşluk içinde.

Politikacılar var anne, deliler gibi koltuk sevdalıları, 60 yaş üstünün bunama problemleri oluyorken, hala parti başlarında kalıp, bir adım ilerisini düşünmekten aciz, yeniliğe kapalı insanlar. Sadece kendi rantını düşünüp kendinin vekili olan. İnsanları ya onlar ya biz diye ikilemeye zorlamayı siyaset düsturu olarak belirlemişler. Bizler resmen ülkemize yabancılaşmaktayken, hala kavramları eğip bükerek ülkenin genelini düzmeye devam ediyorlar.

Savaşlar çıkıyor anne, yok yere insanlar öldürülüyor. Silah endüstri devam etsin, daha fazla gözü dönmüş para babaların ceplerine milyon dolarlar girmeye devam etsin diye kardeş kardeşe kırdırılıyor, kavramlarla insanların beyinleri yıkanıyor. Vicdan denen şey, çıkar karşısında fille karınca gibi oluyor, görmezden geliniyor.

İşyerlerinden patronlar var anne, sırf cebine daha fazla para girsin diye işçilerine obje muamelesi yapan. Hak ettikleri maaşlarından aza çalışıyor insanlar. Motivasyon yöntemini çalışmazsan kovulursun yapmışlar. İnsanlar çalışmaya mecbur kılınmış, işini zevkle yapmak gibi bir kavram kaybolmuş. Patron tanıdıkları oturdukları yerden iş yapmadan para kazanırken, gün boyu çalışmaktan bütün hücrelerinden ter akan adamlar, hak ettikleri parayı alamıyor, istediklerinde tekmeyi yiyorlar.

İnsanlar bozulmuş anne, komşunu bile tanıyamıyorsun. Dost dediğin insanlar arkandan kuyunu kazıyor, yardım ettiğin insanlar kötü bir şey yapmışsın gibi bakıyorlar sana. Değer yargılarını öyle berbat hale getirmişler ki, insanlar birbirlerine anlayışla yaklaşmak nedir unutmuş. İnsanlar eğlenme kavramına yabancılaştırılmış, kendi tabularımızla mezar kazar olmuşuz benliklerimize.

Ağır konuşuyorum anne, canıma tak etti bu yozlaşma. Nereye baksam kokuşmuşluk, ikiyüzlülük, gereksiz bir kibir… Herkes yargıç kesilmiş, herkes kendi anayasasına göre insanları yargılıyor. Ama üzülme anne, bu pislik ve yozlaşma içinde bile ben temiz kalmaya niyetliyim. Belki bazı kötü alışkanlarım olabilir ama başkalarına umuyorum ki zararım olmamıştır. O yüzden, rahat uyu yatağında anne. Üzerim pek kirli değil. O uzun oklavayı da yak sobada. İşe yaramaz o, ben sana güzelinden alırım….

5 Aralık 2010 Pazar

Moral Activities

Otobüste her zamanki kalabalık ve onun kokusuyla yolculuk ediyordum. Yine bir kitaba gömülüp ortamdan soyutlanmaya çalışıyordum. Otobüs durağa yanaşmıştı. Ben de arka kapıya yakın oturuyordum. Bir yurdum insanı yine "duracak" tuşuna basmamıştı; "kaptan arka kapıyı aç" diye bağırdı. Neyse ki kaptan kapıyı açtı. İlgili kişi defolup gitti. Dikkatim dağılmıştı. Kafamı kaldırdığımda onu gördüm. Deliliği her halinden belli oluyordu. Üstü başı yırtıktı; gözlerinden öfke fışkırıyordu. " Aptala bak tuşa basmayı bile unuttu. Bu ülkenin kafasına taktığı tek bir şey var o da karı! Varsa yoksa karı, başka bir şey düşünemiyoruz!" dedi.

Bir an durdum; aklımdan çeşitli düşünceler geçti. Deli haklıydı. Hem de her harfine kadar. Neredeyse bütün kuşaklar aşkı ve cinselliği yeşilçam filmlerinden öğrenmişti. Pörlek gözlü süt tenli kadınlar yıllarca taptığı erkekleri bekler; eline erkek eli değdi mi yüzleri kızarırdı. Bunu nasıl içselleştirdiğimizi öğrenmek için çevrenizdeki insanlarla konuşun. Hepsi güya uğruna ömürlerini adadıkları kişiden kazık yemiş, çakma gönül yaraları taşımaktadır. Yeşilçam filmlerine özenip hüzünden melankoliye koşmaktadır. Öyle bir dünyadır ki bu bütün "saçlılar" beyaz atlı prens, iyi insanlar ve gönül dostlarıdır. Kel ve kirli sakallılar ise ağızlarından salyaları akan tecavüzcülerdir. Her mecradan salgılanan tabular aseksüel kuşaklar yetiştirmiş. Cinsellik kitleler tarafından ulaşılamaz bir hal almış. Doğal olarak akıları karıdan başka birşey düşünemez olmuştu. Ben de deliye hakkını teslim etmek adına elini öpüp otobüsü terk ettim.

Şükran Moral. Aktivist performans sanatçısı. Gazetelerin baş sayfalarından takip etmişsinizdir. Kendisi ufak bir topluluğun önünde bir bayanla 20 dakika kadar takılmış. Geç boşalmanın 5 dakikayı aşmadığı ülkemizde 20 dakikada kim bilir neler olmuştur. Ayrıntılar 20 dakika boyunca çırılçıplak takılan ikiliye 2 fotoğraf makinası ve bir kamera eşlik ettiği yönünde. Performansa davetli olmama rağmen duyduklarımı anlatabiliyorum. Çünkü, yarı çıplak 2 insanı görüp ilk anda mekanı terkeden insanlar arasındaydım. Ancak, Şükran Moral' e hak verdim.

Performansıyla ilgili açıklamaları gayet ikna edici. Bu çalışmasında "sanat" olarak adlandırabileceğimiz kısım kendisinin de belirttiği gibi izleyicinin performansa verdiği tepkidir. Artık sergilenen performans değil, izleyicinin davranışları taranmalı ve çırakımlar buna göre yapılmalıdır. Zira, önemli olan toplumun bu tabuya karşı olan davranışlarıdır.

Şükran Moral' in diğer çalışmalarınızı incelemenizi tavsiye ederim. Birinde kendisi doğudaki çoklu evliliklere karşı çıkmak için 3 erkekle evlenmiş bir kadın olarak poz veriyor. Diğerinde kadının bir meta olarak satılmasına karşı çıkmak adına karaköye gidiyor. Kadının görsel bir meta olarak kullanılmasına karşı çıkmak adına bacak arasına bir monitör yerleştiriyor.

Tabuları ve çarpıkları sergilemek açısından gayet başarılı çalışmalar. Ancak dediğim gibi son çalışmasını izleyemedim. Ama sanmayın ki ben midesi bulanıp mekanı terk eden azınlığın arasındaydım. Ben esas olarak ilk anda yarı çıplak iki bayanı görüp sergiyi terk eden en yakın lavaboya doğru depar atıp kendi sanatını icra edenlerdenim. Desteğimi de sifonu çekerek gösteriyorum. Ne de olsa ben de o yeşilçam filmlerini izleyip büyüdüm.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Metanın Ruhu

Şık tasarlanmış geniş bir "lounge". Oldukça ferah bir "yaşam alanı". Döşemelerdeki el işçiliği dikkat çekici. Televizyonlarda bizlere ince ince işlenen türden. Bildiğin salon ama lounge denmesi algıda kayma yaşatmayı amaçlıyor. Salon denince akla aileyle oturulan, zemini halı döşeli T.V. karşısında demli çay içilen yer akla gelir. Oysa "lounge" öyle mi, orta - üst sınıf beyaz yaka yaşam tarzı içerisinde sınıf atlama planları, çiğnenmeden yutulmaya çalışılan lokma misali havada duran hayaller zihinlerde. Loş ışık "yüksek nitelik gerektiren işimizin" yorgunluğunu sek viskimizi yudumlarken üstümüzden atmaya yardımcı. Duvarlarda spotlarla dikkatleri üzerine toplayan, önemli olduğu bilinen ama tanınmayan sanatçıların eserleri ve kulaklarda ruhları hafifleten chill-out.

Göz önüne getirince ne kadar da güzel ambiyans, insanın keyif almaması elde değil dediği türden. Bir de şık alımlı bir bayan varsa ortamda konsept tamam. Hoşnut olunması, keyif alınması için gerekli tüm koşullar tamam olmasına karşın eksik olan ne peki. Tembihlenen, dimağlara yüzbinlerce kez kitaplarda, T.V.de, sinemada kazınanları yerine koyduğumuzda eksik olan şey ruh oluyor.

"Yeniyse iyidir; daha pahalıysa daha iyidir; satılıyorsa güvenlidir" mottosuyla zihnimize nakşedilen öğretiler içinde "nefes almamızla" birlikte zihnimizdeki sihirini yitiriyor. Çünkü zihnimizdeki yapı statik, imgeden ibaret, devam etmiyor, duruyor. İçine girdiğimizde kum saati dönüyor ve keyif alma sınavı başlıyor. Kadrajdaki resim karesini statik yapısından kurtarıp ardı ardına akan resim karelerinden film yaratmak için geçişler kurulmaya başlıyor. Tüm bunlarla birlikte duvardaki resime yoğunlaşmak ve daha önce görülen sergilerdeki eserlere benzerliği, hangi akımdan olduğu üzerine kafa patlatmak, hangi tarihte hangi coğrafyada ortaya çıktığı üzerine kafa yormak kaçınılmaz oluyor, omuriliğe zaman içerisinde işlenmiş bilgi zerrecikleri arasında mekik dokunuyor. Kulakta ise çalınan chill-out müziğe hassasiyet oluşuyor, aniden ortamdakilere dönüp "Craig Armstrong'un Piano Works albümünden Weather Storm adlı şarkısı bu bayılırım" derken soundtracklerini hazırladığı filmlerden bahsedilmeye başlanıyor. Şık ve alımlı olan bayana özenle seçtirilen Nebbiolo üzümünden yapılan şarapların kadehleri çınlıyor, sohbetin sıcaklığı ile şarabın sıcaklığı birbirine karışırken sohbet koyulaşıyor, eski anılar canlanıyor en ufak ayrıntıları ile dillerden dökülen her kelimede yeniden hayat buluyorlar. Laf lafı açıyor, derinlemesine inilen hararetli diyaloglardan ufak laf oyunlarıyla sıyrılmak, kahkahalara sebebiyet vermek incelik gerektiriyor. Gecenin sonunda kolkola yürünen sokaklarda nefes aldıkça eşyanın doğası hareketlenmeye, film akmaya başlıyor.


Filmi başa alıyoruz.

"Lounge"ın kapısının aralanması ile birlikte "Vay be! Herifler iyi konsept araklamış" iç sesi istemsizce akıldan geçiyor. Duvarlarda anlam verilemeyen resimler, ama duvarda durduğuna göre önemli eserlerdir diye olası diyaloglara karşı sanatçıyı takdir etme ve onaylanması için senaryolar planlanıyor. Fazla durmadan mekanı süzmeye devam ediliyor. Müzik hoşmuş; garsona usulca albümün adı soruluyor. Masa tamam, davetliler arasında taş bebekler var. Yanındakiler ile sürekli diyalog halinde, gördükleri yeni mekanlardan tandıklarını zannettikleri ama sadece "isimlerini öğrendikleri" yeni insanlardan bahsederken birbirlerini dinlemiyorlar, bir sonraki cümlede söyleyeceklerini planlamaları söyleyecekleri bitmeden aceleyle birbirlerinin sözlerini kesmelerinde kendini belli ediyor. Menüden içkilere bakılıyor. En ucuz şarap söylersek ayıp olur, ötekiler de fazla pahalı diye ortalama bir şişe açtırılıyor. Bayanların anlattığı yeni insanlar, yeni mekanlar, yeni kıyafetler, yeni tatil yerleri tüketildikten sonra sohbet tıkanıyor. Konuşulacak ortak beğeniler bulunamıyor. Alkolün damarlarda dolaşıma daha hızlı dahil olması için kadehler sık sık yudumlanıyor. Saate bakılıyor. Kalkma zamanı. Sahte tebessümlerle herkes arabalara atlayıp evin yolunu tutuyor. Görev tamamlandı. Fotoğraf karesi çekilip albümlerde sergilenmeye hazır.

Tüm yazının "lounge" üzerinden yürümesi eleştiri ya da hoşnutsuzluğumun bu kavramın üzerinde yoğunlaşmasına fırsat vermemeli. Örnekleri çeşitlendirmek mümkün, gözden kaçırılmaması gereken ise insan zihninin gelişimi. Görülenler, zihinlere yerleştirilen, hayalleri süsleyen tüm metalar ve onun kombinasyonları ancak insanın birikimiyle, zihin faaliyetleri ile canlanmaktadır. Eşyanın tek başına insanı neden tatmin edemediği, insanoğlu maymun iştahlıdır sözünün aslında karşılanmayan beklentiler ile arayışını sürdüren insanın davranış biçimi olduğu aşikardır.