Phases of Thought

Phases of Thought
Phases of Thought

26 Eylül 2010 Pazar

Aşk mümkün müdür hala?

"Kutumda küçük hissediyorum" dedi dolgun dudaklı sırma saçlı güzel kız. 10 saniyede bir o güzel yüzü ekrana geldikçe orada sadece görsel bir figür olarak durduğu belli oluyordu. Aptal-güzel rolünü de çok güzel oynuyordu doğrusu. Büyük açtığında dudaklarını öne doğru büzüp sahte üzülmeler, sahte telkinler ve sevinçler... Cinsi sinyaller gönderiyordu süper-abazaların beynine: "Yavrum kutun küçücükmüş ben de büyük var bitanem!"

Program hosteslerini mastürbatif malzeme olarak kulandığımız zamanlardı. Mükemmel figürlerdi ekranlarda. Zavallı, biçare, yardıma muhtaç aileleri bulur, bir hafta süreyle ekranlarda herkesin önünde maymunluk yaptırırlardı. Bağrı kıllı babalara çubuklarla top çevirtirler; milyon tane kelimeyi ezberletirlerdi. Kitleler ekranlara koşar bu insanların para uğruna şebekliklerini izler, sevinç ve gözyaşı birbirine karışırdı.

Bir fener muhtaç bir aileyi kovalayıp duruyordu. Onların acizliğini aydınlatabilmek ekran önünde onlara para teklif edebilmek için. Büyük bir takip yaşanıyordu. Aile kaçıyor fener onları kovalıyordu. Sonunda yakaladılar aileyi. Aile reisi bu kainat üzerinde söylenebilecek en güzel sözleri sarfetti: "Gidin buradan, bari fakirliğimizi onurumuzla yaşatın bize!"

Dün gece bir kadın tüm hayatını üç kuruşa sattı ekranlara. Hem de çocukların gözleri önünde. İyi bir yaşamı olmamış, iki çocuğunun kocası terk etmiş onları , o kadar acizmiş ki çocuklarını bile yıllardır görmemiş adam...

Açlığımızı, acizliğimizi onurumuzla dimdik ayakta yaşadığımız zamanlardan para uğruna hayatımızı umarsızca ifşa ettiğimiz zamanlara. O kutuların içerisinde mükemmel hayatlar var aslında; kitaplara girse, dilden dile dolaşsa, ölümsüzleşse ama olmuyor işte bir saat içerisinde tüketilip atılıyor. Yeteri kadar insan tarafından tüketilmez ise eğer bu muhtaç insanlar o üç kuruştan da oluyor. Geldiğimiz yer burasıdır işte.

21 Eylül 2010 Salı

Re: Sodom ve Gomorra

Sümerler yeryüzüyle ilgili her türlü bilgiyi tabletlere kaydettikleri gibi gökyüzü ile ilgili gözlemlerini de kaydediyorlardı. Bugün British Museum’da bulunan bir Sümer tabletinde gece sabaha karşı yapılan bi gözlem sırasında hızla batıya doğru hareket ettiği tespit edilen bir yıldızdan bahsedilmekte. Yıldızın hareketini konumlandıran bilim adamları bunun o tarihte Alplere çarpmış olan bir göktaşı olabileceği sonucuna varmış durumdalar. Bugün Alplerde buna dair belirgin bir iz bulunmamakta. Ancak bunun sebebi yaşananın tam bir çarpışma olamaması aslında. Hızla Alplere doğru ilerleyen göktaşı yerle temas etmeden önce havada infilak ediyor ve parçaları atmosferin üst katmanlarına kadar çıkıyor. Daha sonra göktaşı parçaları gökyüzünden yeryüzüne iniyor ve doğu Akdeniz kıyısında yeni yeni oluşmaya başlayan ve temel zenginlik kaynağı tarım olan küçük şehir ve kasabaların bir ateş topu yağmuru altında kalmasına sebep oluyor. Bu küçük şehirlerden ikisini biz bugün Sodom ve Gomorra adlarıyla tanıyoruz.

Meselenin yeryüzünde yaşayan insanların yaşam biçimiyle hiçbir ilgisi yokken, neden bu olay tüm anlatılarda ahlaki bir yozlaşmanın sonucu ve tanrıların bir gazabı olarak nitelendirilmiş? Benim şöyle bi önermem var:

Dönem tarımsal üretim dönemi, yani üst sınıfların zenginliği tarımda iş gücünün en verimli şekilde kullanılabilmesine bağlı. Tarım işçisi olan erkeğin aile yaşamı içersinde çok daha verimli çalışacağı sonucunu çıkarmak zor değil. Erkek çalışır eve ekmek getirir, kadın ise yemek yapar, evi derler toplar, erkeğin genel bakımında ve yeni doğan çocukların geleceğe yeni tarım işçileri olarak aktarılmasında temel görevi üstlenir. Klasik model: erkek toprak sahiplerinin emrindedir, kadın ise erkeğin emrinde.

Aile yaşamından uzaklaştıracak her türlü yaşam biçimi toplumsal yapıyı ve dolayısıyla tarımdaki verimliliği olumsuz etkileyeceğinden üst sınıflarca yasaklanmış ve bunun için de çoğu zaman en etkili yol olan dini duyguların kullanılması yoluna gidilmiştir. Bunun bir örneği de hepimizin bildiği Sodom ve Gomorra hikayesi.

Peki zenginler toplumun alt katmanlarında yasaklanmasına ön ayak oldukları yaşam biçimlerinden kendileri uzak durmuşlar mıdır? Bu sorunun cevabı için tarihte fazla gerilere gitmeye gerek yok sanırım. Hatta hiç geri gitmesek bile olur.

Sodom ve Gomorra

Lanetin yağdığı iki şehrin hikayesi...Tanrının gazabı tüm canlıların üzerine yağdığına ilişkin efsaneler ve bu efsanler üzerine uyarlanmış hikayeler, romanlar...

Yakup Kadri'nin Sodom ve Gomore'si bunlardan biri. İstiklal Savaşı süresince İstanbul'da kalan Yakup Kadri'nin Anadolu'daki yangın tüm memleketi sarmışken İstanbul'daki aymazlığı anlattığı romanı. Oğlancı subaylar, Nişantaşı'nda sosyetenin evlerinde seks partileri, loş odalarda müptelalarını zevklerden zevklere sürükleyen doğunun mistik yaklaşımları ve haz oyuncakları...

Derken kulağımda ananemin çocukluğumdan beri zihnime kazıdığı söz öbekleri...
"Kıyamet kopacak."
"Kıyamet yaklaşıyor."
"Allah'ın kelamı dünyadan siliniyor."

Tüm bu öngörülerin sebebi ise ananemin tüm gün televizyon kanallarında ona dayatılan, onun ahlakına sığmayan şeyler. Çıplaklık bunlar arasında en masumu. Derin yırtmaçlar, mini etekler, göğüs dekolteleri. Bunlar ananem için eskiden olmayan, yeni ve kabul görmesi imkansız şeyler.



"Başımıza taş yağacak."

Bugün 2010, medyanın pazarlaması olduğunu düşündüğüm veya küçük çevrelerde cemaatvari ilişkiler ekseninde yürüdüğüne inandığım ananemin söylemleri tam karşımda. 1919'daydı Yakup Kadri'nin anlattıkları...Günümüzden tek farkı kitlelerin bunlardan haberdar olmamalarıydı. Görülenler, duyulanlar, loş ortamlar ise hala varlar hemde o kadar uzakta değil. Bedenlerimiz, zihinlerimiz bize dayatılan gündelik zırvalıklara hapsolmuş, dünyamız taktığımız at gözlüklerinin ufkundan ibaretken iki adım ötemizde yıkılan Sodom ve Gomorra her gün, hızla inşa edilmeye devam ediyor. Bizler, tüm anlatılanları lanetleyenlerle birlikte hazzın, zevkin dibine düşenleri mükemmel ahlâkımızın mahkemesinde yargılarken kurulan yeni şehirde dilenci bile olmaya razı sefil varlıklarımıza neden eziyet ediyoruz.

Kurulan yeni şehrin kapıları bize kapalı mı yoksa duvarlar mı yüksek? Hayır, kurulan yeni şehir bizi bekliyor. Dilenciler, efendiler hepsi birlikte burnumuzun dibinde göz göre göre yeniden yükseltiyorlar Sodom ve Gomorra'yı.

Ben bu şehirlerde yaşamaya talibim. Gerçek dünyadaki kaftanları, makamları bıraktım. Ben artık Sodom ve Gomorra'nın dilencisiyim, oradaki artıklar bile yaşadığım dünyanın bana bahşettiklerine yeğdir.

19 Eylül 2010 Pazar

Fazla düşünmeyin, üzülürsünüz!

Hayat ve kararları hakkında çok fazla kafa yoran insanların bellekleri zayıflıyor, depresyona eğilimli oluyor. Sorumlusuysa beynin ön lobu!

Onca zaman kafayı kırdığımı düşündüğüm, hastalıklı durumun fizyolojik dayanakları varmış. Mutlu mu olsam üzülsem mi bilemedim amma ve lakin fazla düşünmemem gerektiğine kâni oldum. Alkol almanın marjinal faydasını da burda görüyorum. Bilim adamları onu da araştırsınlar beynimin ön lobunu iptal ediyorum o aralar.

University College London’da gerçekleştirilen deneyler sonunda, beynin ön lobunda daha fazla hücre bulunan insanların verdikleri kararlar hakkında daha fazla kafa patlatan ve sık sık 'kara kara düşünen' kişiler olduğu ortaya çıktı.

Prefrontal Korteks denilen beyin bölgesinin büyüklüğü ile beyinsel faaliyetler arasındaki fiziksel bağı kanıtlayan bu ilk çalışma sayesinde, otizm ve bazı diğer zihinsel hastalıkların tedavi ve takibinde yeni yöntemler geliştirilebilecek.

Science dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, 32 deneğin katıldığı araştırma ön lobu daha büyük olan kişilerin verdikleri ve verecekleri kararlar hakkında 'kara kara düşünen" kişiler olduğunu gösteriyor.

Bu kişilerde ‘çalışan belleğin’ de diğerlerine kıyasla daha zayıf olduğu görülüyor. Ekipte yer alan Stephen Fleming, bu davranışın depresyona eğilimi de artırdığı görüşünde. Nitekim, 'çalışan belleği' daha zayıf olan kişiler arasında kendi kararları hakkında sürekli düşünen ve sıkıntılı kişilerin çok olduğu göze çarpıyor.

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/id/25132807/#storyContinued

16 Eylül 2010 Perşembe

Referandum Sonrası

Referandum öncesi senaryolardan ilki gerçekleşti ve %58 "evet" oyunu hükümete güven + 2011 seçimlerinde tek parti iktidarının devam edeceği şeklinde yorumlayan piyasa, yurtdışının da desteğiyle bu haftaki 3 işlem gününde yaklaşık %4.5 yükseldi.

Neredeyse 15 işlem günü boyunca devam eden yükselişle piyasa 58000'lerden 63000'lere kadar geldi. Şimdi herkesin kafasındaki soru yükseliş nereye kadar sürecek, düzeltme gelecek mi ?

XU30 (Endeks-30) grafiğinde görüldüğü gibi üst kanal direnci 83-84 bin'lerden geçiyor. O seviyelere kadar bir yükseliş olabilir.




Endeksin seyrini GARAN hissesi belirleyecek gibi duruyor. Eğer çok yaklaştığı 8.25-30 tarihi zirvesine çarpıp geri dönerse düzeltme başlayabilir. Bu seviyeleri yüksek ihtimalle yarın veya cuma test edecektir.




10 Eylül 2010 Cuma

Korku!


Mülkiyetin doğurduğu piçtir. Sahip olduklarımızın veya olabileceklerimizin kaybedilebilme veya hiç elde edilememe olasılığına bağlı ortaya çıkan duygudur. Mülkiyet kavramı olduğu sürece korku varlığını koruyacaktır. Değil midir ki ister vatan kahramanları, ister vatan hainleri, ister masal kahramanları; korkusuz olanlar kaybedecek bir şeyi olmayanlardır.

En korkusuz vatan kahramanları vatanı kalmayacaklar, en korkusuz gerillalar kimlikleri tanınmayanlar en korkusuz halk kahramanları parası olmayanlardır.

Bugün ben yine "korktum"! Hergün onlarca kez çalan saçma telefondaki saçma bir haber korkuttu, bir şeylerin sahibi olabilmek için korktum. Duygu yelpazeme korkuyu katmak için en büyük çabayı kendim sarfetmiştim oysaki. Bile bile isteye isteye korkunun varlığını kabul etmişim. 9 ay 10 gün sonra doğacak o piçi kabul edecek zampara misali o an hesapsız kitapsız o orospuyu koynuma almayı kabul etmişim.

Ah mülkiyet! Sahip olma arzusunun yarattığı en büyük orospu...Sana hayır diyebilecek miyiz doğuracağın piçe gebe kalmadan, yoksa her defasında koynumuza sinsice girecek misin?

9 Eylül 2010 Perşembe

Herkese İyi Bayramlar!

Hayatım boyunca birçok film izledim. Hatta düzenin verdiği boşluktan dolayı neredeyse bir film eleştirmeni ya da yönetmen kadar çok. V for vandetta, fight club ve trainspotting genel olarak bilişsel alt yapımı oluşturan filmlerdir; ama bugün farklı bir filmden bahsedip sizlere önemli bir soru yönelteceğim. Filmin ismi Network. Bu film yozlaşan medyayı ve bu medya içerisinde pişmiş ancak reyting düşüklüğünden dolayı programına son verilmiş bir yaşlının hidayete ermesini anlatır. Filmin en can alıcı sahnesi medya patronunun yaşlı kişiye programda söylemesini salık veridiği brifingtir. Aklımda kaldığı kadarıyla:

"Artık ideolojiler öldü. Sen Rusya meclisinde Lenin'i mi konuştuklarını sanıyorsun. Konuştukları tek birşey var o da para! Dünya'yı artık Dupont, Exxon, Mc Donalds ve Starbuck's yönetiyor. İnsanların taptığı tek birşey var o da para! İnsan mühendisleri artık linear programlamayla- endüttrü mühendisliği- minimax problemleriyle uğraşıyor. Yeni nesil artık herşeyi en verimli şekilde kullanacak ve tek millet haline gelen dünya daha mutlu yaşayacak."

Söz bitti! Gerçekten bitti! Dünya' daki yeniliklere bakın; hemen hepsi eskinin harmanlanmış, hibritleşmiş hali. Günümüzde yaratılan en güzel eserler en iyi şekilde araklanmış eserlerdir. Yazının icadından bu yana söylenecek herşey söylendi. İnsanlık bir döngü içerisine sıkıştı kaldı. Efendi herşeyin en iyi verimle kullanılacağını söylüyor. Peki ya insanı minimize etmeye kalkarsak o zaman ne olacak? Kıyım, savaşlar, afetler...

Gelelim sorumuza. Efendinin çektiği brifingde söylenenler günümüzde yaşanıyor. Para herşeye hakim oldu ve ülkeleri şirketlerin insiyatifleri yönetiyor. Ancak, Network' ün yapım tarihi 1975. Senaryosu ise büyük ihtimalle daha eskiye dayanıyor. Yani şu an yaşadıklarımız zaten bundan en az 35 sene önce yaşanıyordu. O zaman sizlere soruyorum: Ne için yaşıyorsunuz?

Ülke aylardır boş yere referandumla uğraşıyor. Bu kısır döngüye aylarımız ve yıllarımız gitti. Referandum için açıklanan toplam harcama - tabiki görünen - 155 milyon tl. Soruma "umutlarım için yaşıyorum" diyenler için Umur Talu' dan gelsin: Bir umudun olacak ki çalınsın!

Haydi şimdi gidin, nur yüzlü büyüklerinizin ellerinden öpün ve onların hayır dualarını alın.
Hepinize iyi bayramlar!